KÜÇÜK KARA BALIK - Samed Behrengi




      Denizin derinliklerinde yaşlı balık oniki bin çocuğu ve torununu başına toplamış onlara masal anlatıyordu: 
   
      Bir zamanlar annesiyle ırmakta yaşayan küçük bir karabalık vardı. Bu ırmak dağdaki bir kayadan doğuyor ve vadinin tabanında akıyordu.
      Küçük balık ile annesinin evi siyah bir taşın arkasıydı; yosunlar da evin çatısını oluşturuyordu. Geceleri yosunların altında uyuyorlardı. Bir defacık olsun evlerinden ay ışığını görmek küçük balığın özlemiydi.
      Anne ile yavrusu sabahtan akşama dek birbirinin peşine düşer, bazen öbür balıklara karışır, hızlı hızlı küçücük bir mekanda dolaşır dururlardı. Annesinin bıraktığı on bin yumurtadan kala kala bir bu yavru balık kalmıştı.
      Küçük balık birkaç gündür düşünceliydi ve çok az konuşuyordu. Tembel tembel, isteksizce o yana bu yana gidiyor, çoğu zaman annesinin peşine takılıyordu. Annesi, yavrusunda bir keyifsizlik olduğunu, yakında iyileşeceğini sanıyordu ama Kara Balığın derdi öyle böyle dert değildi.
      Küçük Balık bir sabah erkenden, daha güneş doğmadan annesini uyandırdı:
      - Anneciğim, seninle biraz konuşmak istiyorum.
      Annesi uykulu uykulu:
      - Yavrucuğum, bula bula bu vakti mi buldun? Daha sonra konuşsak olmaz mı? İstersen gezintiye çıkalım ha, ne dersin?
      - Hayır anneciğim, artık dolaşamıyorum. Buradan gitmeliyim.
      - Mutlaka gitmen mi gerekiyor?
      - Evet anneciğim, gitmeliyim.
      - Ama, sabahın köründe nereye gideceksin?
      - Irmağın nereye kadar gittiğini görmek istiyorum. Biliyor musun anneciğim, aylardır bu ırmağın sonu neresi diye düşünüp duruyorum. Ama hâlâ işin içinden çıkamadım. Dün geceden beri gözüme uyku girmedi. Nihayet, gidip ırmağın sonunu bulmaya karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini bilmek istiyorum.
      Annesi gülerek:
      - Ben de çocukken çok düşünürdüm böyle şeyleri. Yavrucuğum, ırmağın başı, sonu olmaz ki. İşte hepsi bu kadar. Irmak hep akar durur ve hiçbir yere de varmaz.
      - Ama anneciğim, her şeyin bir sonu olmaz mı? Gece sona erer, gündüz sona erer, ay öyle, yıl öyle...
      Annesi sözünü kesti:
      - Böyle büyük lafları bırak bir yana; kalk, dolaşmaya çıkalım. Şimdi laf değil, gezinti zamanı!
      - Hayır anneciğim. Ben böyle gezmelerden bıktım artık. Yola düşüp gitmek, başka yerlerde neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Bu lafları bana birinin öğrettiğini düşünüyorsun ama bilmeni isterim ki çoktandır düşünüyordum ben bunları. Elbette ondan bundan da çok şey öğrendim. Örneğin şunu anladım: Balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar. Sürekli sızlanır, lanet okur, her şeyden şikayet ederler. Ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?
      Küçük Balığın sözleri bitince annesi:
      - Yavrucuğum, çıldırdın mı sen? Dünya... Dünya da ne demek oluyor? Dünya burası işte; yaşam ise işte yaşıyoruz, varız...


Durum Gurbetlemesi

*Annelerimiz biz küçükken " evladım, tanımadığın insanlarla konuşma" derdi. Biz konuşurduk, hatta kimimiz tanımadığı insanların verdiği şekerleri afiyetle mideye indirirdi.Sonra, bir Tezer kadın çıktı geldi ve şu tümceyi fısıldadı kitaptan ağrı : "Hiç kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum" . Şimdi, kiminle konuşacağınızı anladınız mı ?



*Bir de eski bir bisikletin olmalı, kırmızı, daktilon gibi. Öyle zinciri falan atmamalı, yolda bırakmamalı; kırmızının hakkını vermeli yani, bir de şehrin....

İthal yanın deli gömlekleri

Telefonu bilgisayarı hatta ışıkları kapatıp mutfağa koştum , kafam deli gibi ağrıyordu,kusacaktım,içim soğudu o an her şeyden ve herkesten. NEDEN ? Neden diye sordum. Tek veya ikili dünyalarında huzuru barındıramayanların dünya sorunlarıyla bile ilgileniyor olması garip değil mi ? Mandela öldü mü ! HAYIR ! Olamaz. Daha dün gittim bir sığınma evine oysa, orada gördüm Mandela'nın ruhunu ; hayır ! Canı sıkılan Tanrı'ya çatıyor ve onu öldürmek istiyordu hatta bugün okumuştum bir yerde yine çiğ bir akıl tanrıyı öldürdüğünü söylüyordu. Tanrı yaşıyor  muydu bilmem ama Nelson öldüyse O da ölsündü ! 

Neyse dedim, sakinleşmeye çalıştım. Neler diyordum ben böyle. Ocağa kahve koydum,sonra bugün aldığım traş makinasını paketinden çıkardım, dışındaki poşetteki kabarcıkları da ihmal etmedim, eee 81-86 arası doğan efsanevi neslin adamıydım  ; hakkımdı böyle oyunlar,misketler ve Cin Ali kitapları. Masaya oturdum ve anlamadığım dilde yazılmış olan (çince) kullanım klavuzuna baktım, resimlere baktım, rakamlara baktım, anladığım tek şey onlardı işte. İnsan da hep anladığı yerden bakardı olaylara,bazen onlara" kesin traşı" diyesim gelirdi. Kahvenin altını iyice kıstım ve doğru banyoya koştum. Makinayı deli gibi daldırdım önce uzayan  sakallarıma sonra saçlarıma. Günlerdir başımı delen ağrı saç diplerimden geçip giderdi belki de, hem biraz hava alsın istedim buraya kış gelmiş olmasına aldırmadan. Seyrek saç diplerimde birikmiş sinirleri görebiliyordum. Beynim izin versem kafa tasımdan fırlayacaktı. Yazık dedim kendime ! Biz bir nesil olarak uyum sağlayamadık bir şeylere; birilerine.  Sakallarımı keserken dünkü konseri ve sığınma evini düşündüm. Söylemiş miydim, Habib ile tanıştım orada, türk olduğumu duyunca "bir mumdur iki mumdur" diyerek şarkı söylemeye başladı gözlerinin etrafı kırışmış defter yaprakları gibi olan Habib. Tebessüm. 

Garp Zamanlar 1

***Ne diyorum biliyor musun Papaz Efendi, insan bilseydi ki gün gelip onu da atacaklar içine,ateşi bulmazdı. Bunu sonradan anladı,zavallı ! Oysa kader dediğin baştan belliydi belki de ; belki de ateş insanı buldu yakmak için. İnsan bundan da korktu ve o gün başladı insanın kendini bir daha bulamamak üzere kaybetmesi. Sence de garip değil mi, ateşi bulan bir varlık grubunun “kendini”  hep arıyor olması ! İnsan “kendini”  ateşe atamazdaki kelime oyunu burada gizli. Belki de ilk kıvılcım yaktı bizi çoktan ve soğumaya başladık dünyayla birlikte. Önce dünya maddeleri soğudu malum, sonra insanlar ,sonra insanlar  birbirine, sonra dünya bize ! Bugün türlü enerji kaynaklarını yine doğanın-dünyanın yüreğinden çalarak icat etmemiz dünya ile arayı ısıtmak için değil mi ? Ben diyorum ki, dünya daha ateşi bulduğumuz anda anladı bizim ne mal olduğumuzu, teknoloji –ki ateş en büyük teknolojidir-  bize yakışmıyordu belki de...

*Annemi aradım,hastaymış.Annemle konuştum,hastaymış. Annemi özledim, hastaymış. Annemin kokusunu özledim, hastaymış. Annemden bana bir ben kaldı sol göğsümde,kan tuttu onu da, annem hastaymış. Babam,sakallarımda sakallarından esmerlik ve sigara kokusu bulaşmış babamla konuştum, Annem hastaymış. Babam...Saçlarındaki beyazlar kadar beyaz başka bir şey yok bu dünyada ama annem de hastaymış......


İki dünya var biri diğerine değer biçilen
İki yol var iyi ve kötü
İki göz iki el iki ayak yolu olana
Tüm bu zenginlikte tek ağız var
Kelimelerse sınırsız
İşte bu yüzden
Susmak bir istikrar işidir gözlerine bakarken

Kafamdaki Saçmalar Süt Liman



Nar ağacında sallandırsınlar beni Arkadaş
   Üstümdeki beyaz gömleğime aldırmadan!

*Bir sokak lambasından insan ne umar ?



Sen benim kadıncağızım
  Ağzından öptüğüm
  Kadınca ağzımsın

Sen benim çocukcağızım
Mavi bisiklete binmek için
Yalanlar söylemiş
Çocukça ağızım 


*Katil olmak bir narı kesmekle başladı, ipek icat olunca anladık.

Aya giden Suya gider

Floransa'daydım Papaz Efedi, Duomo meydanı mı dersin, San Lorenzo pazarı mı dersin. Dünya edebiyatına beşiklik etmiş,bu şehir beni çok büyülemiştir. Gel biz burada yaşlanalım be Lily. Beş yıl evvel buraları bir akşam gezmiştim, sabahına erken uyanıp eski köprü üzerindeki dükkanların arasında dolanmıştım. Nehrin kenarında yürüdüm sessizce; sustu içim, dedim ya Pazar gününden beri garibim. Geçmişe bulandı ellerim, bıçağımı çeke çeke yürüdüm; beş yıl evvel ne varsa giyotine yatırdım. Tabi sen o zamanlar kilisende inzivadaydın; ben beş yıl evvel yine buralardaydım o zamanlar yanımda biri vardı, artık yok. Garip, hem de çok garip . 

Kaldığım otel, Waffle yediğim yer,eteğinde fotoğraflar çekindiğim heykeller, insan geçmişini nasıl öldürüyor oysa ? Sen bunu şimdi günah çıkartmaya benzeteceksin belki ama değil Papaz Efendi, hiç değil. "Olacak olmakta olan, akacak akmakta olan" deyip geçiyorum her adımımın izinden. Barış abinin şarkısı kulağımda "beyhude geçti yıllar", geçiyor, geçecek de, öyle içesim de yok sadece meşhur dondurmacıdan dondurma yiyorum, buz gibiyim yani ! Silinecek hatıralar, şimdi bir gün gelip  bir başka diyarda kendinden izler bırakmış bir çift ayakla bulmak üzere izler bırakıyorum kendimden...


Ye/isli İçimiz

("Tokatı önce vur ki" iletisi: Bir Sait Faik şiiridir "YEİS", bilinsin ! Yazı baya uzun olmuş )

Vakit gelir çatar Papaz Efendi, uzağız bir zamandır, malum. Saat gecenin ilerlemeyen saatleri, saat bir dolu gözyaşı. Kimse yok sokaklarda, şimdi ne olur mesela ben şuracıkta düşüversem; bazı günler ilhamına kapıldığım Marmara ve Sylvia çıkıveriyor köşe başından. Tutuyor ellerimi ellerine onca şeyler söylediğimin, ellerini kirlenmesin diye uzağımda tuttuklarımın aksine. Biliyor musun Papaz Efendi, çok kolay. Gitmek. Yani, ben yanımdan geçen kırmızı arabanın ve trafik ışıklarının ahengine dahil olayım derken yani. Sana bir sır vereyim, ben çook küçükken öğrendim gitmeleri; kimden diye sorma, canımız yanmasın,acıtasyona gelmeyelim.



 İnsan en güzel böyle ağlar, hem yağmur da var ; yani yıkılırsa insan doğa dayanmaz, koşar gelir. Demem o ki, nasıl ki iyiyken her şey iyiyse, kötüyken her şey yanında olur. Yalnız bırakmaz. Oysa, kendimi sora sora buluyordum buradaki yabancılara, mümkün mü ? Mümkün çünkü yine bir yabancının ellerinde öldürmüştüm kendimi, şimdi her şeyin başladığı ve bittiği yerdeyiz. An, haksızlığa karşı boynunu kaldıranların anı, zafer onların, zafer ellerin, zafer kötülüğü kafasında kurup anlatıp,inandıranların değil. Acıyı sevip sofraya oturup, acıdan midesi kalkanların, doyup sofradan kalkanların değil. Kendine güvendiği anda zafere koşmak ister insan, güçlendi mi yer seni beslediklerin; oysa güç güçtür. Güçlenmek güç iştir velhasıl. Kelime oyunu sağlamlaşır burada. Zayıf yürekleri güçlenince artık sen hedef olursun, o güçle sarıldıkları değil ! Ustalaşınca bir şeylerde, tecrübe arar usta oldukların .



Mevzu hep gitmek Papaz Efendi, hep. Toprak toprağa karışır sevişirken değil mi, sonra, bir toprak diğerinden gidince artık üstüne basılmış bir parça olur.Neden ? Ve bildiğin soru, kendine güvenmezken insan, güvenini sevgiyle bulur, bulduğu anda gider kendini dahi sevemeyenler ! Neden ? Alışkınız. Su.. Su içmek ister insan ama suyu dinlendiririm dersen,bekletirsen suyu ve yine gider. Çünkü doğada su sonsuz, deneyip görmek özünde var insanın. Kimse beklemez, beklerim diyen de Sen de öyle yap mesela,yani Tanrı iyiliğini bir köşede öyle sessizce bekleyip kanıtladığı için inanmayanlar bayağı fazla;değil mi ? Bu bir kader be Papaz Efendi ve kimse kaderi yıkacak kadar güçlü değil öyle isyan ettiklerine falan bakma sen. Vaktiyle demiştim sana "geceye düşkünler"i yazdığımda, biz kömürü içimize alır, önce onu saklarız, sonra havayla birleştiririz. Altın olsun diye susarız, saklarız. Herkes gümüş sever ve Afrika'da elmas işleyenlerin siyah ellerini  elmas sevenler  görse vazgeçer almaktan. İnsan işte. Vazgeçer. Dedik ya zordur işte, kiminin doğası izin vermez, kiminin duası eksiktir hep. 


Bir erkeğe ağlamak en güzel salı akşamları yakışır,saat 2 gibi;  ertesi olmayan bir çok şeye en güzel bugün ağlanır Papaz Efendi. Annemizin gidişinden kalan göbek çukuru derinleşir, Yusuf olur yutar bizi bir giden daha olunca. Öksüz ve piçsindir dilini bilmediğin bir yerde; dilinin dönmediği kelimelerle ağlarsın öyle ki ! "Hai bisogno?" . Uzağa gittim çünkü t/uzaklarda kaybettim kendimi, uzağında buldum bir o kadar da. Ve şimdi zamanıdır yazılmış mektuplara, defterlere cevabın : pahası gümrükte elli lira. Şehrin evsizlerle dolu sokaklarını yeterince dolandım, artık zamanı geldi doğmanın Papaz Efendi ; kan geliyor içimden,ağzımdan, burnumdan; vakit dolmadan "OL"mak gerek. Pazar günü var ya, iyi ki var yani ! Kiliseye geldim, seni göremedim. Bak ne yazdım:

Kilise başındaki çanlar gibiyim
en çok pazar günleri haykırıyorum
duy beni sevgili

Cam önüne tünemiş siyah karga gibiyim
Yalnızlık dediğin hep baki
Tanrım sana helal olsun da
Bağışla 
Niye yarattın beni
aramam için mi seni.

Arşimet bağırdı "eureka,eureka"
Buldum seni Tanrım ellerimde yazdıkların
Uzun saçlarından tanıdım seni
Ve kocaman badem gözlerinden.

Yine olmamış değil mi; hiç olmadı zaten. Ben hiç iyi yazamadım, hiç bilemedim bir şeyleri, bir şey bilmiyorum derken gayet ciddiydim oysa. 
 Look Back in Anger

Tüm bu gitmelere rağmen buradaydım, geldim işte.Filmlere boğuldum, dergi sayfalarında koşuşturuyorum şu sıra. Kendime bile yabancıydım,biliyorum. Mesela en sevmediğim şekilde giyiniyorum, en sevmediğim halim etrafta hemen kabul görüyor," asil ve elegant" ! Kıyafetlerim.. Tabi ya, onlar olmadan her gün giydiğim paltonun altındaki iskeletin ne önemi var. Bu palto öyle Gogol'unkine benzemez ve ben "Beyaz Mantolu Adam"ı da değilim Oğuz abinin. Onu çıkarınca görülür ki iskeletim ayrı etimden, düşüm düşündeki düşünden ırakta. Var sen böyle bil beni. Şu sokakta uyuyup kalanlar kadar aitim buraya,  şu tren garında ışıklara gömülmüş adama bak mesela.

Sahne değişir, yağmur artar ve vuslat öyle boktan bir şeydir ki.... Sahnede bir kadın bir erkek konuşuyordur, erkek çirkin mi çirkin kız alımı yerinde, tebessümü yüreğinden ağrı kollarının arasında adamın. 

Adam: Şimdi biz seninle sevişemeyiz, baksana her yanımızda insanlar, en iyisi mi size gidelim. Hem acıktım ben, işten de çıktım, yorgunum. Bir makarna yapsan yeter, ben seninle makarna yemeyi çok severim. Hele bir de üstüne çay olursa değme keyfimize, cigaramız eksik olmasın aman iki paket alalım. Şimdi nasıl bir ağırlık çöker üstümüze, uyku nasıl bastırır; işte öyle sevişemeyiz seninle. Şimdi bir kara kedi gibi gözlerine dalmışım, çünkü ne zaman ürksem o iki çerçeveden giriyorum huzurlu gezegenine. İyisi mi, biz bir sahil kasabasına gidelim, öyle kabalık olmasın, yani demem o ki, otumuz börtü böceğimiz olsun ama öyle "olmayalım birden üç kişi".


Sahne devam etti. Kadın ellerini uzattı adama, yarım, eksik ellerini. Tuttu adam, tutundu ve tutuldu kaldı.Artık dilsizdi,sevmenin lehçesi var mıydı çehresi karşısında akşamdan aşık ayların.Şöyle fısıldadı adam Bukowski'den: 




Hayat çok üstümüze geldi be yavrimo, erken boşaldı anlayacağın ! Bu yurdumuzda genel bir sorundur, dert etmeyelim deyip geçiştirilemez ve çok konuşulur yorgan altı sohbetlerinde. Gelişi güzel, gidişin yüreğimde Marla. Ben zaten ölmek üzereyim, şimdi dünyamda sesimi duy ki, zaten cennette olduğumu anlayayım.


 La Fille Sur Le Pont

 Sonuç olarak  gitme diyorum ey bilyelerimin içinde sureti görünen . Dünyadaki tüm kadınlara sesleniyorum, güzeline, iyisine, alımlısına, sessizine ; yüreğimde kocaman bir doğa olayı var haberiniz olsun , ismini vermek istemeyen seyirci gibi Tanrım, sana sesleniyorum ! Şimdi herkese kapılarımı kapatıyorum, dünyanın döndüğünü de umursamıyorum; geri sayıyorum sayıları, az kaldı..Günah çıkartmaya ellerini öpmeye gelsek kollarımın arasından kayıp gidenleri; uygun olur mu Papaz Efendi? 

ÇOOOOOOOOOOOK CANIIIIM SIKILIYOOOOOOOOOOOOORRRR
KUŞ VURAAAAAALIIIIIM İSTERSEEEEEEEEEENNNNNNN

                                                    The End


Sonra eller durmaz alır eline "şiirden adam" nam-ı diğer Yazgan ile atışmamızı. Bir masa resmi görmüşüzdür, sevdiğimiz nice ustalar toplanmış başına : Süreya mı dersin, Can baba mı.Bak bakalım olmuş mu ...



YAZGAN üstad anında yapıştırdı şiiri:
 Adam yaşama sevinci içinde
 Masaya anahtarlarını koydu
 Bakır kâseye çiçekleri koydu
 Sütünü yumurtasını koydu
 Pencereden gelen ışığı koydu
 Bisiklet sesini çıkrık sesini
 Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu

 Adam masaya
 Aklında olup bitenleri koydu
 Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
 Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
 Adam masaya onları da koydu
 Üç kere üç dokuz ederdi
 Adam koydu masaya dokuzu

 Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
 Uzandı masaya sonsuzu koydu
 Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
 Masaya biranın dökülüşünü koydu
 Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
 Tokluğunu açlığını koydu

 "Masa da masaymış ha"
 Bana mısın demedi bu kadar yüke
 Bir iki sallandı durdu
 Adam ha babam koyuyordu.

********               *******************                         *******************
YAZGAN'ın da gözüyle AYLAK içlenmesi :


Azığı tamdı, ağzı suskun adamın
Sükûtun altınını sesin gümüşünü
Adını haykırdı
Lâl koydu …
İçinde ölüp ölüp dirilttiklerini
Yaşayamadıklarını
Yaşatamadıklarını
Hadesi ve Dionysos’u çekti ümüğünden
Birine su birine Amrita koydu

Her zaman süt içmeyen kedinin isyanını
Kötü giden ekonomiyi ve dokuz doğuran halkını
Bekleyenlere kuyruğu, isteyenlere savaşı
Kürtaja yasağı
 ve masaya üç de çocuk koydu …..
Kadına şiddeti, hiddeti ve öfkeyi koydu
Oysa
Kadın öyle güzeldi ki 
Yoluna kuş koydu …….

 Şişenin devrilişini ve dibi gören gözleri
Gözlerdeki manayı
 Sohbeti,Mezeyi,Musikiyi ,Seviyi
.Kâbuslarını da koydu dünden kalma
Sarılıp uyuduğu yastıkları ve sarılamadıklarını
Tutulmamış elleri
Doymamış sevinçleri
Kustuğu elemleri
Gerçekleri
Yalanları
 Sonra okuduğu okumadığı kitapları koydu
 Çekti yakasından şairleri masanın etrafına
 Onlara bir soru sordu
 Zordu '
O gün bugün tüm şairler bu soru için yazıyordu mesela

Dökülen saçları ve çekilen dişlerini
 El salladığı ansız gidişleri koydu
İnsanları, yüzleri, yürüyüşleri, duyuşları
 Herkes ayrıydı ama herkes aynı
Aynasını herkesin önüne 
Ziyafeti masanın tam ortasına
Yediğini önüne, yemediğini arkasına
Biraz da kürküne ayırarak Sezar'ın hakkını Sezar'a koydu

Şamdanlara mükemmellik yerine hiçlik
 Tek şerit yol
 tek gidişlik biletler
 Tek kullanımlık tabaklarda yemekler
Ve "florence nightingale" koydu
İlim bilim ve bilinmeyenleri 
 Fizik felsefe edebiyat, biraz resim
 Şuraya biraz hüzün mavisi buraya kirlenmemiş beyazlar
Ayşe teyze ve Bob Ross amcayı koydu

Kanunsuz iş olmazdı,657’yi, 141,142’yi koydu
Hava parasını
 2b arazileri
Gecekonduları
"Küçük ama mutlusu"nu
Kendini kavuracak kadar yağ koydu,.
Bilyeleri, Bilyalı arabaları
Arabaların tellisini,
"Şeytan uçurtmaları"
 gazoz kapaklarını ve Ankara lastiklerini
Mamak türküsünü
Samsun asfaltını
Hayatın çarpığını
Çarptığını
ve parasız yatılıyı koydu

 Canı şiir çekti biraz Uyar
biraz Süreya, biraz Cansever
Biraz Marmara koydu masanın etrafına
Yakacağı kadar cürmünü
 Bir türlü onu sevmeyen elmasını koydu
 Kızıla bayılırdı ,kızıl günahtı, kızıl zaaf
Çocuğu oldu adlarını Adem ile Havva koydu


Sağol Yazgan ; sohbetimiz baki, içlenmelerimiz zengin, ilhamlarımız sonsuz olsun...  Edip abi bu masaya dışardan baksa eminim içleneceek yer bırakmamış olurdu. Cüretimizi affetsin. Piazza Minghetti'den ve eteğinde uyuyan mütemadi evsizden selam olsun.....



....

Bazen öylece susarsın bir balkon demirinde rast gelebilmek için yirmi dokuzunda bir kadınla,adı Zelda. Rahat uyu !
.............................
.....................................
.......................................
............................
....................
...........
.........................................
.......................
.......................................
.
.
.
.
.
.

OLMADI !!!


Olmadı işte, gittim, uzaklaştım ama kafam hala vücudumun en üstüne oturmuş bir karga gibi beni kovalıyordu ve kargaların ömrü uzun. Yalnızlığın "baş"kenti denirken aslında kelime oyunun farkına varmadı kimse. Kafanı alıp gittiğin yerler asla kalabalık olmadı ve çekim eklerinden uzak bir diyardı o bilinmemeye muhtaçlığın hayat bulduğu yerler. Geldim , evet, Cesare Pavese diyarına , bir o kadar sancıyla. Bilen bilir ki kağıt kalem sevdalısıyım, bir zaman aktarırım yolu,yolda olanı, yolunu arayanı. Şimdi ses verip sessizliğe kanmaya devam etmek için geldim.


Gidemedim işte ! Sınır değişti, iklim değişti, etrafımdaki dil-insan değişti, ben yabancılaştım. Dilediğim halde,dilediğim yerde , masamın üzerinde dergilere göz gezdirdikten sonra bir içlenmeyle "ben buradayım okuyucu" demek istedim, tam da sözün sahibini anma günüyken. Ah Atay, biz buradayız da sen neredesin acaba ! Ben hala kızıla tutkun....

Yalnızlar Mektebi'nden iki alıntı : 






































Papaz Efendi, Doktor, Lily, Antigone ve Vesper ile sohbetler devam ediyor, kafamın içindeler. Az evvel Doktor ile konuştuk, değil mi Doktor. Bir şiirin üstüne sorular sordum ona.  Ah bu şairler kimyası ile oynuyorlardı her şeyin. İt ürür, su çürürdü onlara göre. Kim yasıyla oynardı ki ; ancak bir şair ; su taze ve ne yazık ki halen adımı biliyorum !!!


Su Çürüdü / Ahmet Telli

1

Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar
deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık 
hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle 
gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta. 
Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir 
leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan 
havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)
Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıyla yaktım, 
jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül
edip savurdum. 

Adımdan gayrısını bilmiyorum. 

2

Zamanı yiyip bitirdi karanlık. Gece yoktu. Güneş çoktan
kömürleşmiş ve yeryüzü yapışkan bir karanlıkla örtülmüştü. 
Yabanıl sesler geliyordu derinlerden ve karanlığı ince bir bıçak gibi
yırtıyordu. Saklayan kırbaç gibi... Acı duvarını aşan bu 
sesler, madeni bir gürültüye dönüyor ve yerkabuğunu
zorluyordu artık. Sesim yoktu. Karanlığın karnında yitirdim
sesimi. Kör bir kuyuda unutulan Yusuf'tum belki. Ama 
durmadan soruyorlardı. Tanrılar bilmiyordu sordukları şeyleri, 
peygamberler büsbütün hain çıkmıştı. Ama yine de soruyorlar, 
soruyorlar, soruyorlar...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

3

Iki şeyi bilmek istiyorum. (Belki aynı şeyi iki kere bilmek 
istiyordum.) Duvarların rengi neydi? Derimin rengi neydi?
Dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla, 
dilimle dokunuyorum. Duvarların bir rengi olmalı. Ama hiçbir
duvarcının, hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam. Adı
yoktu bu rengin, kimyası yoktu. Belki renksizliğin rengiydi bu. 
Çürüyen bir bedenin kokusuydu duvarların rengi...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

4

Bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. Anahtar
deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. Ellerim... Sanki 
bir kadının memelerini hiç okşamamış, sicaklığını duymamış. 
Ellerim... Her dizesi çığlık olan şiirleri hiç yaratmamış sanki. Ne
beyaz tenliyim artık, ne esmer, ne de kara... Cüzzamlının, 
vebalının bir rengi vardır. Irinin bir rengi... Ölünün bile bir 
rengi vardır ama derimin rengi yoktu. Belki çürüyen bir kentin 
rengiydi bu. Çürüyen bir dünyanın...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

5

Kıllı, ayakları üzerinde duramayan bir yaratıktım artık.
Soyumun neye benzediğini unuttum. "Insana benziyorlardi"
diye duymuştum bir vakitler. Demek ki şimdi maymun 
halkasında insanlık...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

6

Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. Böcek
sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. Oysa kuru bir
yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti. Belki 
çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca.
Çamur gibi bir yağmur damlası... Ama toprak, bu damlayla 
çatlatacak bağrındaki tohumu. Çöl, bütün vahalarını bu 
damlayla yeşertecek... Genzim yanıyor. Ince bir kan şeridi 
sızıyor dudaklarımdan. Kirli, sıcak ve simsiyah...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

7

Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde. Yetmiş iki gündür
sakındığım ve hergün ancak bir kere dudaklarımı
değdirdiğim... Dilimi bir köpek gibi değdirdiğim. (Dilin suya
dokunuşu... Bir süngerin denizi yutuşu yani. Bir çölün seraba 
kesilmesi bir an için.) Her gün ancak bir kere değdiriyorum
dudaklarımı suya. Dilimi kaçırıyorum artık. Sünger, bütün
vantuzlarını birden uzatmasın diye... Bataklıktaki suyun da bir
su yanı vardır. Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir 
kokusuna. Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi
artık. Küstü, öldürdü kendini su...
Su çürüdü...

Adımdan gayrısını bilmiyorum…


..........


To Be Continued.......

Yollarda bulurum kendimi

*Rock'n Coke'ta eğlenip Suriye ile savaşa hayır diyenlere selam olsun. Konsere fon sağlayan petrol "gansta"larını da  düşünün arada, olur mu....

*Arkadaşım cömert:"İstanbul'un beklemesi gereken bir adamsın" ; sürrealist dostum benim !

İSTANBUL

Otogarda köşede tahta bir masada oturup belki de son çayımı içiyorum istanbul sen soğuk soğuk eserken etrafımda, etrafında masadaki tuzluğun metli gibi esenler ! Bir de "abi ortama aktık,koptuk diyen" ikili ! İçlendim İstanbul,yok lan, senden gidiyorum diye değil, gitmek için gelmiştim zaten. Hemen kendini nimetten sayma ! Göçmenim ben, yörürüm hep ; sana değil sona doğru !

Ben senin koynuna alıp seviştiğin sıradan bir adamım istanbul,sen geceleri içerdin, saat üç'ü vurdu mu aklına gelirdim,canın çekerdi beni, arardın. Bir fahişe gibi koynuma aldım gözlerine bile bakmadığın bir adam olarak. Sen dışımı, sen etimi sevdin lan, sen adımlarımı sevdin.Ben de senin içine inmedim hiç istanbul; hep azdım ben, hep yetmedin sen. Şimdi telefonun ucunda bir yabancı sesim ben, şimdi telefonla dahi konuşmayacağım dudakların sahibisin sen. "Çocuk, her vedanın ardında bekleyeni vardır kimsenin bilmediği..TIK.." 

Fotoğraflarını çekmedim,onca zaman buradayım oysa ! Hep iç çektim,içinde içimi açamadığın için,ve içimi açmadım kimseye içimi içer diye yerken korkum içimi. Şimdi tahta bir tabure götümü acıtırken ben senin kuyruğuna basıp gidiyorum, senin nazarında, gelip geçici-gidici bir adam olarak. Eh biraz kuyuk acısıyla, biraz buruk yürekle - ama korkma , çok sürmez,çabuk düzelirsin; hem sen ben değilsin - bırakıp gidiyorum.

"-bıdı bıdı çekirgeeeeeee......"

Aylardır diyorum ya İstanbul, yabancı olmaya gidiyorum. Çünkü ben sana geldim ve tanıdın beni , hemen sevdin tenimden ağrı. Ben seni sevemedim , tanımadım hiç sarhoş zamanlarım hariç. Keşke gerçek olsaydı da "laleliden dünyaya giden bir tramvay"a biniverseydim, uçup gidiverseydim göğsünden.Sol. Bu arada, göğüslerin bereketli İstanbul, itiraf etmeliyim. Ekmek parası kadar, pek sevgili dostlar kadar ve "one night stand"lerden sonra "one more cup of coffee"ler hatrına...

Özümde sözümde hep yabancıydım ama olmadı.Yapamadım. Şimdi başka diyarlara, Mersault olmaya gidiyorum. Burada adım Aylak, adımlarım Mehmet, nefesim Hasan,Ali,Ahmet, ekmeğim Süleyman, yüreğim "ayşe-fatma,hayriye, haydi çifte telliyeeeee...."

Üzülme ve ağla arkamdan ağır ağır kadın; güzel İstanbul. Olmazdık, olmadık, olduramadık seninle ben. Affet ! Ben seni affettim ! Sen yüzüme nefret okuduğunda. Şimdi, "çevir kazı yanmasın aman kız uyanmasıııınnnnn...."

Sarı çakmak,harbi, gözlerinin rengini dahi bilmiyorum İstanbul, ne garip değil mi istanbul ? Sahi benim gözlerim ne renk ? Kaşımdaki yarayı öp isterdim ama olmadı. Sen kaybettin, ben hep kayıptım.
Bulma beni.
Vur.
Elveda....


Eylül Dokuz Doğuruyordu 2013 /01:00

İZMİR


Açıkta yüzen bir çift martı ve bir taka şimdi Akdeniz,kordon bağıyla tutkunum,tutuklunum,kurtuluşu kutlanan  İzmir kucağına uzanmış. Şöyle, en içli köşene kurulmuşum, bir çaya dem koymuşum, içimi seninle doldurmuşum,dostu düşmanı da unutmuşum ; oh olsun !


Tüm gün sırtımda çanta ile adımladım ....

Akşama, Blogger Yazı Karakteri (TIK) dostum,sohbeti, çimenlerde "çiğdem"li fikir teatisi, sonrası biraz midye, biraz malt ! Daha gidecek çok yol var, uçak bileti, otobüs asfaltta, garson Gurbet, uçacak çok kuş var uçacak, leylek ley, leylek leyyy...


Dokuz köyden kovulan Eylül 2013 


Ertesi gün yollar yine asfalt, hep değişecek umudu içimde. Sırtımda kambur.Hayır Kanbur. Oldu canım, tanbur..Hayır tambur.... Akşama, birer türk kahvesi, üstüne Girit mutfağı, bir zeytin ağacı eksik gölgesine oturulacak. Sohbet Girit, rakı Girit ev yapımı, kalamar şaha gelmiş. Ahtapot turşusu da yenirmiş. Hem, çitlenbik ağacından turşu da olurmuş. Biber güzellemesi aslında acı değilmiş iç anadolu ile Girit'i birbirine bağlayan ezgiler eşliğinde. Buyurun,nefasetle tadın : 




Bir de "Tarihin öbür tarafınındayım" "çok ilginç.çok çok ilginç" tekrarlarıyla bir muhabbetdaş daha. Ah Özlemaki (TIK), insan bir saatte ne sofralar kurarmış öyle, "konusunda uzman blogger" seni .Yüreği büyük, yüreği anne , "orientalist". Tebessüm. Müzikler şaha kalktı şaşırttı, tarih sohbeti ayrı güzel. Üstüne bir de, Girit'in kendi bayrağının oluşunu öğrenmiş olmak, yaşayan,yaşatılan bilgi. Yoğun empati. 




Sınırsız lezzet ama sınırlı saatler. Olsun. Teşekkürü borç biliriz b/öylesi bir "deli sofrası" için. "Uzo da neymiş, türk rakısı neymiş, gazoz gibi be onlar!"   Bu şarkıda olsun mu ? Olsun.


On/lar yanlış biliyor Eylül'ü 2013




Giresun'da askeri zamanlar vardı, dejavular nizami, mektuplar saklı, daha niceleri yazılasıydı oysa... Gün ağarmaktaydı, ön koltuk boştu..

On iki Sabah Eylül

Gün bu sefer mazi ile batıyordu içime içime ve Trabzon'da camdan dışarı süzdüğüm aslında koca bir mazi. Hamsiler sizin olsun, burası diken dolu. Her şeyim "portable" ; " tam seyyah gibisin baba" dedi bir başka sürrealist hamsi dostu dost.

On iki Devrim Akşamı Eylül