yaz malı


İiçim sıkılıyordu..canım mavi çekti,boğulmak istiyordum boğulmaktan korktuğu için içim burada.deniz kenarına gitmeliydim,Jonathan'ı görürüm belki ! Eski dost ezeli rakip gibi muhtaç hissettim kendimi onu görmeye. Sandalyeleri pis bir cafeyte oturdum,"bi kafa çayı versene " dedim garson çocuğa."tabi abi" diyerek garip garip bakınarak içeri gitti.Niye baktı bana ? Onun işi değil mi zaten ? Kendime şöyle bir baktım,kıyafetlerim çok mu eskiydi; hayır.. tek sorun olabilecek şey aynı kıyafetleri bir kaç gündür giyiyor olmamdı ve ben buraya ilk kez geliyorum.Saçlarım dağılmış,çantamda bir kitap ve emektar kağıtlar yazılmak üzere bembeyaz. Mana arıyordum okuduğum kitaptaki adam gibi; garson çocuğun bakışları çok şey anlatıyordu belki; ama o an anlatmamalıydı,susmalıydı....

 Masaya oturdum,bir sinema bileti gördüm. İki kişilermiş. Ne romantik! Bana göre değil,romantizmi kendime sakladım. Öyle "kamuya açık" alanlarda onu göremezdiniz,çünkü o alanlar statünün,işin,sıfatların,makamların,sınıfların yeriydi. Kamunun "mal"ı olamazdım. Ben odamda şarap içebilirdim doğum günümde mesela,işte o anlarda  yakalardım ensesinden , insanlarda arayarak kaybetmezdim coşkumu, ama coştururdum. Kendimi,bazen herkesi. Ne iddialı herif !  Sinema sığınaktı lise yıllarında. Ömür zamanının aşk olunan en al benili zamanları,şimdi bir eski aşık gibi biraz özlem biraz kuyruk acısı dolu zamanlar. Arka sıralarda "ilk"lerimize işleyen anatomik gerçekleri keşfettiğimiz,elli kişinin arasında iki kişiymişçesine davranabildiğimiz özgürlük alanımızdı sinema.Dürüstlük...Ergenlik dönemi neşeliydi ama sevgi açısından fakir geçirdiyseniz sonrasında bu kamu alanları size dar gelirdi. İşte bu yüzden sinemaya yalnız gitmeyi severim.Film de öyle fransız filmi falan değildi gayet komikti. Bitter Moon olsa bir kez daha izleyebilirdim; ve sonra yine adını unutarak anlatırdım başkalarına.Neyse diyerek attım. Sigaramı yaktım ve yanında "çok içiyorsun, daha şimdi söndürdün" diyen kimse yoktu. Ne alışılmışlık ...tebessüm. 

Çay geldi,bir nefes daha çektim,elindeki yazılı kağıtların arkasındaki boş kısımlar gözüme battı,yazmaya başladım. Kağıtlarda Sucuk'un  baharat kokan birkaç kısa bir öyküsü vardı.Yazmalıydım işte, sinriliydim,dostlar,arkadaşlar,zoraki ve özgür ayrımalar-toplaşmalar ve biraz da hayat mebat meseleleri...siktiret... Yazmaya odaklan,yaz,yaz,yaz..Yaz mevsimini düşündüm antalya'da yat limanında elimde bir şişe şarap ve üç yüz gram  tuzlu fıstıkla geçirdiğim o yaz gününü,yakamozu. yalnızlığım...özledim.Ne yani,herkes gibi her kez "AŞK" mı yazmalıydım...özeleştiri. Vazgeçtim, olmayanı yazmak marifet olabilirdi ama görünenlerdeki gizi de incelemeliydim...okumak .sevmek ..yazmak ...kitap.. kağıt.. zevk.. merak ...kargaşa....

Şimdi bir başka şehirdeydim, şehri constantinapole... Yazmalıydım işte,  Sait Faik değildim, belki çıldırmazdım. Çılgın olabilirdim  , ama çıldırmak bilgi isterdi,akıl isterdi,bilgelik isterdi. Ben sadece yazmalıydım. Param azdı,henüz bir kadeh şarap dahi içememiştim ama şehrin havası kötü bir sarhoşluk sindirmişti miğdeme. O sabahları bilirsiniz,uyandığın anda kafanı saran sersem ağrı. Şehir nasıl yapıyordu bilmem ama doğal bir sallantı bindirmişti üstüme. "İzlediği yol bu" dedim, şehirleşmeye doğru ilerliyordum. Yol ayrımımı yitirmemeliyim, şehirli olunabilirdi ama şehir olmamalıydım.Üniversiteyi okuduğum şehri de sevmemiştim o kadar yıl..keçi..inanç.

Sövmeye başladım sonra, şehrin havasına, okuduğum kitabın çevirmenine,çiçekleri ağzıma sokan çingeneye,telefonuyla "dünya"laşanlara, kuku-letacılara,fiziğe,matematiğe, geçen gün orhan veli'den okuduğum o mısraları anımsadım ve şehir diye değiştirdim aklımda:" bu şehir adamı dertli eder dertli",yedi tepesine sıçtığımın şehri. Piç gibi kalakaldığım anlara,sigaramın  dumanına,yattığım rahatsız yatağa,bel fıtığı ihitmaline,anlamsız cümlelerle kafamı ütüleyenlere, beyaz yakalı sosyal sınıfçılara,kavga eden çifte -"sana telefonumu versem çalarsın be"-,boğazını sıkasım gelir...  Kadıköyde Jonathan ve bir adam bağırıyor Bağcılar durağında: SELPAK ALIR MIYDINIZ?"; ben alırdım be şehir. Sövüyorum, zaman yatağına,abdestsiz sevişenlere,ayağımı vuran botlara, sokak aralarındaki çete-re-cilere,gözlerin-yolların-vücudların keşiştiği yollara, pisagora, aynı anda A noktasından B noktasına giden tırlara, "gittiğin arabanın tekerine", tekeri bulan homosapienuslara,trafiğe.... kırmızı ışıkta dururduk ve ben kırmızıya düşkündüm...bilinir.. kırmızıya düşesim geldi; bir bardak şöyle "doluca"....

Yan masanın üzerinden Jonathan'a bakarken ona yazmayı öğütledim. Haklısın Jonathan, bizi bile kendimize yazmamışlarken bu neyin direnişiydi...şiir geldi aklıma... neden kimi çok bilmiş şairler "yazma" derdi ? Akıl veremedim.. hem yazan olup hem yazmamayı telkin, hipnoz, itnoz herif...ego.. kimileri ne egoist, kendi yazdıklarını okunsun diye yazmamışlardı sanki..öyle mi yoksa. Dürüst olalım,yazmak için yazarız evet, "BEN" olgusu ise paylaştığın anda ortaya çıkar. Beğeni "BEN"i sarar,mutlu eder. Pis adamlar,pis kadınlar ! Şiirin-öykünün lanetine kapılmış bir çok kişinin bizi bu lanetten uzak tutma çabası, yazmaları da cabası ! Hem de ateşin tam da orta yerinde; "BEN" merkeziyetçilik dedikleri bu olsa gerek.. ben yandım siz yanmayın, ben de yanmazdım ama yazdım.."düşünceli" portre.. Jonathan ben yazılanları yaşarım dedi; kuş, beyinli !



Varoluşçuluğu düşündüm, Sartre yi, Camus'yu,sonra kadın yazarları  Barret Browning,Wolf,Plath,Sand,Marmara ; bir suya baktım bir jonathan'a. Aslında biraz daha anladım ! Varoluşçu muydum...bilmem,ben aslında hiçbir şey bilmem. Pinti benim aklım,az bilir ! Fukara... Kadın yazarların ilhamı olmuş Floransa'ya uçtum o an,che bella ! Derken yan sandalyede sırtı dönük biri belirdi, bir göt ! Yani götü kıyafentinden ağrı belli olan bir kadın ! O dar taytlarla et-kasap algısı oluşturma gayreti miydi;  reyonumuza hoşgeldiniz! Meta değilsin be kadın,saf et değilsin; yüzünün hoşluğunu hali hazırda bildiğimiz anatomik "değer"lerinle neden bozarsın, lise yılları,biyoloji dersleri... bu ön plana çıkarma gayreti... iki kişiler..double et pazarı ! öfkelendim..bana neydi, ama kadın işte,kadınlar iyiyi hakederdi. Bu olmamalıydı güzellik. Mahrem kalmalıydı. Biyoloji dersleyile öğrendik "cins"leri  - gen-ithal bölgeleri - aslında doğadaki en temel ayrımı-ikiliği :kadın- erkek ... bana ne be..isterik..sex...hayıt istemezüüük.... sevgilerini salt çarşaflarda düşünenler geldi aklıma,ben de mi öyleydim ! bilmem... hayır..iyi sevişirdim ama attığım adıma taşırdım kadını, onunla atardı içim; öyle olmalıydı..kan basıncı... yüreğiyle sevişmeliydi insan, öyle yapmalıydı.. anı gelip onunla savaşmalıydı da... Tramvayda gördüğüm gurbetçi genci düşündüm, Fevzi. " abi insan bir kızı sevmeye bile korkuyor burada be ! zaman değişti sanki,değil mi abi? " yaşı henüz yirmi olan gençteki bu korku...nasıl da ayrıştırılmışız insan-lık-ımızdan ... " buranın havası patlak be abi,boş boş anlıyon de mi ? ". yazık... sevmek ilk umutsuz duraklara-yüreklere uğrasın... temenni...


Okumak ve kitaplar..sevmek...sevmek bir "standardizasyon" işi sanki.. tekleştirme.. iki işi arasındaki güç savaşının, o ekonomik zamanın tekelleştirmesi...dominant..don inat... birini sevmek onu tüm diğerlerinden çekip ayırmak, tekleştirmek ve kötü son olursa yine bit tekliğe itilmek. Durum kitap-yazı olunca biraz farklılaşmaz mı,öyle olmamalı mı -kitaplar bizi terketmez tabi-?  Bir kitabı alıp sevmek,kült-başköşe yapmak mümkün, ama onu tek/el/leştirmek.... !  şüphe .. yazı alemi öyle değil. Kaldı ki güzelik-sevgi aslında tam tersine onu özel kılmakla mümkün,diğerlerini yok saymak elindekini de kaybetmek olmaz mı...soru...cevaba ihtiyacım yok..Bir yazarı sevdim diyelim onu tekleştirmek, en doğruyu o söylemiş,en bilge o demek, onunda sevmiş olabileceği nice yazarlara ve onu o yapanlara duyulması icap eden-etmeyen saygı-sevgiyi nereye koyar....

 mesela....yeter artık mesela.. o her şey değil, dünyayı at gözlüğüyle görme klişelerini diline dolayan nice insan varken,mevzu bu olduğu zaman iş değişir. sebep..o kadın-adam tek..örneğin, Atılgan  tek değildi benim için,yada yetmez tek başına aylaklığı anlamak için değil mi.. ki o bugünün berduşlarından yıllar evvel yazdı okuttu bunu , helal.. fakat fark edilmedi,belki de...borç... ve ben onu sevdim bana mahlas , ruhuma destek verdi diye. Atılgan bir tek bana mı verdi o ilhamı,elbette hayır... ne bencil olurdu... Bana mı ait sadece, ki , ait mi herhangi birine acaba...tüketim..hayır öyle değil..Bir önsözün yazdığı üzere "yazarın yazmak için verdiği emeği onu anlamak için okuyucu da vermelidir" , isterim ki Atılganı okusun insanlar,anlasınlar...bölüş..üleş..paylaş... anlasınlar C. yi .. ki tek ben severim, en çok ben biliyorum egosu; okumak bu değil, olmadı da değil mi schopenhauer ? "okumuşlar üzerine " yazısına bakılsın... okuyan adam paylaşılanı paylaşan değil midir... bilmem...ben aslında hiçbir şey bilmem... Güzelik biraz çoğul biraz çoğunluk işiyse hiçbir yazar bana ait değil, ben de hiçbirine. Ben bir şey arıyorum ve yol göstericim hayli fazla.bu net. Buldum demektir asıl kaybolmak ya hani ben yazarak arıyorum işte,ondan yazmalıydım...

siz bir yer kaybolmayın,kendime bakıp geliyorum......

geldim,neyse,yazmalıydım tüm bunları ..baktim ki tüm bunları hayal etmişim,yan masadaki et parçası gitmiş... "güle güle" yazdım...güldüm..bir masal uydurmuştum,belki hayatımdaki tek uydurma masalımdı ama unuttum onu... yazmalıydım...bunlar benim yazma hayalim,dilerim bir gün "yazabilirim"....

Yazmalıyım, yazmasam istanbul olacağım ! korkum kendimden, şehirden beş fazla ! silüetini siktiğimin şehri !

Yaz/malıydım 
Kış zam/anı
Ruh ağır
Hafif/ten !