" Püf Noktası "

Eve geldim. Her zamanki döngümü uyguladım; hemen su ısıtıcısına su koydum,elimdeki poşetleri mutfağa bıraktım, bütün gün hamal gibi taşıdığım çantamı odaya bırakıp eşofmanlarımı giyindim. Her gün eve geldiğimde yaptığım gibi yüzümü 3 kere yıkadım; aynaya baktım; bütün gün yüzüme değmiş tüm bakışları musluğun deliğinden atıp kurtulmak gibisi yoktur. Gözlerime özellikle bakarım ki her gün nice göz,nice reklam,nice renk tecavüz eder gözlerime; onları böyle korurum. Su kaynadı, kahve içmeyecektim ama döngü buydu. 

İçimde gereksizce hareket eden böcekler vardı,kıpır kıpır bir şeyler; telaş ….. sevinç …… heyecan değil, vuslat . Doğru kelime bu,vuslat. Aylar sonra "Aylak" kendimle buluştum bugün, kucaklaştım onunla doyasıya yol boyu. 

İş çıkışı bir tiyatroya gittim bir hâl ile. "Püf Noktası". Salonda usul usul beklerken biletin üzerindeki hazin yazı düşündürdü. Gereksiz detaylara kafa yoruyordum birilerinin nazarında, özellikle bazı iş arkadaşlarımın. Ki iş hayatı robota çeviriyordu insanları, düşünmeye yer ve izin yoktu çünkü. İnsan durarak düşünürdü belki ve dururken iş yapamazdı; inanış buydu. Haklıydılar veya haklı olmak istiyorlardı herkes gibi.

ÜCRETSİZ HİZMETİMİZDİR”. Sanat nasıl da hizmet olmuştu, hem de ücretsiz hizmet. Oyuncular hizmet sektörü işçileri sayılıyordu.Hizmet sektörünün kapsamını düşündüm ruhum, onları nereye koymalıyım diye düşündüm.  Püf noktasını kaçırmıştık sanat anlayışının anlaşılan, iyi bir antre oldu oyuna.Oyuncu ekibinden bir genç ile konuştum , “haftaya BİLDİRİM adlı oyunumuza gelin o zaman, bunları daha iyi işleyeceğiz” . Daveti derin bir iç çekerek yaptı, belli, o da dertliydi.


Salon kırmızı ile dolu, perdeye bakıp durdum kafamı bir sağa bir sola yatırığ,bilirsin ruhum, ben kırmızıyı çok severim. Koltuklar ve şuan kafamda mırıldandığım melodi, ne olur gitme ! Bir fotoğraf çekinseydim ya perde önünde, bir dahaki sefere söz ruhum,Aylak sözü. Ön sırada yersizce ses yapan gençlerden oyun başlayınca hoşlanmayacağımı hissettim o an; daha sonra bu kanıtlandır ve oyunun yarısında çık/artıl/dılar dışarı. “Sessizlik fobikler”.Perde açıldı,kalp atışlarım istemsizce hızlandı, pek nadirdir adrenalinin bünyeme uyguladığı bu baskı. Sebep , kırmızıydı. Recep’in püf noktasıydı anlatılacak olan; üst-tad kaleme almış Kısakürek/li derin kalem.

Recep olamıyordu , o zaman ölmeliydi. Recep bana göre Camus’un uyumsuzuydu Sisifos’ta bahsettiği. “YA OL YA ÖL” recep, burada ne işin var; o ipte neyin nesi. Ölmek isterken bile samimi değilsin Recep, halkayı boynuna değil ruhuna takmışsın sen; ölemezsin. “Neden acıyı kabul etmiyorsun Recep?“,müzisyen. İntihar etmek istiyordu,fiziki intihar olmadı.

Efe’ye gitti ama o da olmadı. Cemiyette herkes ceketini iliklerdi Efe’nin karşısında, ressam,muharrir yahut ressam.İşin püf noktası hançerdi; onu alan efe olurdu.Bıçak Recep’in elinde kaldı ve sonra bıçak gibi kesildi ruhu olmadığı gibi olmaya çalışarak; asıl intiharda buydu Camus’a göre. Teslimiyet ! “Aklımız başımıza gelir mi ?,Ressam ; “Henüz A’dayız “ , Recep.  Recep ölemeyecekti tıp bilimine göre ruhum ama insan biliminde iyi bir mezara doğru gitmekteydi. Recep olmak istiyordu onca sahtelik içerisinde oysa ressam,müzisyen ve muharrir para diyordu,hayat diyordu ve düzene ayak uydurmaktan bahsediyordu; teslimiyetleri çok sanatsaldı.”Çıkarın maskeleri”,Recep.


Burada biraz Aziz Nesin’i andım – gün içinde Ali Nesin’den bir hal ile bahsetmiş olmaktan mıdır bilemem- Zübük’te olduğu gibi. Recep’in köşe başı şair kişiliği değer görmüyordu ama hançeri alınca eline birden dev oldu. Parasız pulsuz bir çatı katı da neydi artık koskoca Recep için. Hemen parayı vurmalı ve bir parti kurmalıydı ne de olsa “ manadan yana bitmeyen maden “ ondaydı. Recep bir anda cemiyetin Efe’si oluverdi elinde hançeri, çünkü işin püf noktasını çoktan keşfetmişti. Bankalar emrindeydi, neşriyat alemi de müteşekkirdi; kolay değil on bin satan gazeteyi dört yüz bin sayıya ulaştırmak. Aslında kolaydı, bugünkü popüler kültürün ip uçlarını veriyordu sadece.Bütün kısa yollara doğası sayesinde hakim olmuştu Recep,"akil" adamdı çünkü. Öncesinde değer görmeyen ve para getirmeyen yanları artık pul pul olmuştu.  Artık o da maske takıyordu yüzüne ve etrafındaki herkesi kovdu en sonunda. Yalnız kaldı bir sabah ezanına iştirak saatlerinde. Başı ellerinin arasında Recep düşünüyordu yarattığı “hayali kahramanları”; paravanın arkasına sakladıklarını. Kravatı gevşetmek ruhu ne kadar rahatlatır ki Recep,o bir suret ilmeği h/içinde saklı.

Bir sahnede oyuncu parmağıyla beni işaret etti, oyun gereği o bakışı atmalıydı ve hakkını vermişti. O parmaktan manalar aktı üstüme,püf noktası buydu işte “insan dışına değil içine OL’urdu”, dışına da ölüyordu ki cenaze törenleri bunun için vardı belki de. Aylar sonra gittiğim tiyatro ve oyun beni nasıl ben doldurmuştu. Geçirdiğim askeri zamanların ardından ve kurulan-yıkılan bağların körelttiği aylak kafam o an yandı sahnede. O kırmızı ışıkta ben vardım,gördüm onu o taburenin üzerinde hem de Recep’in hemen yanında.  Sokak,iş yerim, arkadaşlar hep “biz” diye hitap edilen herhangi bir sosyal yapı içerisinde “ben” ne kadar anılıyordu; BİZ bir yüzdü ve BEN’ler ona güzelliğini verenlerdi oysa. Ben hep bunu düşündüm, “aslında hiç üşenmedim ben hep düşündüm”. Recep gibi beni de yutmak üzereydi Biz, ama ben tuttu senin elinden ruhum,kurtardı seni. Hiç olmalıydım, ben de çoban olmalıydım diyordum bir zamanlar, çok değil dokuz ay önce. Ne oldu ruhum sana ? Kötü olduğumu, iyi biri olmayı beceremediğimi ve aslında hiçbir şey bilmediğimi yineleyip dururken birden neden bunu kendime hatırlatmaktan alıkoydum kendimi. Küf tutmuştum,yeniden yarat kendini be adam !



Koşarak eve geldim, marketten bir şarap aldım, çantamda ona denk bir de serotonin vardı; ikisi de kırmızı, ki kırmızıyı çok severim ben Recep. Hiç olalım Recep,hiç ; varsın paramız olmasın;  h/iç  h/içe yaşar gideriz Datça’da,Çanakkale'de bir sahil kasabasnda yahut bir başkabir deniz kıyısında be üst-tad. Gece uzun kırmızı çok.