Ankara soğukmuş, ben yaz/mışım....




21.06.2013 –/Cuma / Ankara, Batıkent- Kızılay Metrosu

Egoistsin Ankara,kurak,çorak. Donuk ve soğuksun. Sende Akdenizin yakamozu yok ve Mustafa’yı sen bu hale getirdin Ankara. Ölümden konuşuyoruz kadim dostla senin gözüne baka baka Ankara.. .

“Gözümün önünde sallanan ip görüyorum la Aylak” .Biliyorum Mustafa, ben çok zaman önce ertelemiştim o ipi. Her üç günde bir görüyorum o düğümü ben Mustafa, çözmek için içiyorum her gün. Birhan demiş ya – belki tasavvufi düşünmeden- “yetişmem gereken bir ölüm,kaçmam gereken bir yaşamak var”.  Ah benim kadim dostum,sarı sakallı, sarı saçları dökülmüş arkadaşım, Tuğbasını deli gibi seven Mustafa, Tuğbasının anlamadığı Mustafa. Her cümleden sonra “anlıyorsun değil mi Aylak” diye teyit etme ihtiyacı yaratan bu fahişe dünyanın ben gelmişini geçmişini, getireceğini sikeyim ! Söv Mustafa, en çok da kendini onca insan arasında – ki sevdiklerin de dahil- unuttuğun için “ ne olacak hali bu ……” luları tamamlayacak şeyleri dert edindiğin zamanlarda. İçini göremediğin halde içini bildiğini sandığın şeylere yandığın için, benim sohbeti güzel, gülüşü dev dostum. İçimizi günbegün sömürenlere dur diyemediğin için söv  ve ellerinle kendini sunduğun için gümüş tepside pahasını bilmediğin şeylere. Amacını bilmeden insanlığını unutturanlarına sesini çıkarmadığın için avaz avaz söv; odası dağınık, sözleri derli toplu yoldaşım.

Bindiğin her durakta sor kendine bu metro seni nereye götürür; gitmek için binme, kendine gelmek için çık yola gişelere takılmadan ruhun. Koş Mustafa,koş dostum sahilde bir bira içip ağlaştığımız samsun akşamına, son durağın deniz olsun, hem gel sen de evlenirsen adını Deniz koy, senin ineceğin duraktan sonra da her yeri maviye boyasın deniz.

Hadi Mustafa koş,evde Semih bekler, ocakta çay kaynar, tütün sararız beraber ciğerimiz titrer, gözlerin 2,5 derece olmuş. Kaç Mustafa kaç görmekten, halk sokağa dökülmüş ortalıkta görünmeden kaç, birbirilerini yutmadan kaç Mustafa. Hadi ümüklerine tıkan Mustafa halkın, devleti neyse o olan halkın. Kalk Mustafa kalk, son param olmasa kalk gidelim beraber buralardan derim ; artık kendimi götürecek kadar varlığım. Kal Mustafa,kal. Hadi aklındaki soruları yaz, başla yazmaya bildiklerini ve dilmediklerini sökesin diye içinden. Sık sık yaz , canın sıkılınca haber et, kadınlar tuzak dostum, attığın adıma, ettiğin yemine dikkat et ;  vebali sen kadar büyük olan. Kalkamazsın sen senin altından. Kalk Mustafa kalk hadi, çift geçişli biletlerimizle raylara değmeden geçelim bu hayattan t/ipimize aldırmadan. Resim çektir, yüz yüze konuşmak için kendinle,hadi sus ve ağla şimdi, hazır kimse yokken evde.



 22.06.2013 – Kadıköy- 05:30
 
Atık 5 saatlik yolculuklarda ara ara da olsa uyur oldum,yaşlanıyorum Papaz efendi, yorgunum çok yorgun.  Sabahın bu saatinde kadıköyün asıl sahipleri sokakta ve uyanık. Sokak köpekleri,güvercinler, martılar,banklarda uyuya kalmış evsiz  ve müşteri memnuniyetini esas almış fahişeler. Ne isterdim biliyor musun Papaz  efendi; kimliksiz olmayı, hissetmemeyi, mesela sıcağı,soğuğu, bütün gün oturup sıkılmamayı, dışarıda deli dolu gezip kalabalığı duymamayı, suya girip ıslanmamayı hissetmek ki çıkınca kurumuş olmayı hissetmemiş olmak
Mustafa şimdi uyuyordur. Öyle demiştim, bu gece hiçbir şey yapma , tüm sohbetimizi düşün ve unutmak üzre hiçbir şey yapma.

Tek başıma yirmi dört saat içinde iki farklı yerde olmak için yaptığım bu yolculuk; bu “bir”likten öte bir huzur kavramı yok. Bir de hasret giderdiğim sayılı saatlerim varsa…. Daimi yan yanalık kadar sıkıcı bir şey yok. En son kendimle nereye seyahat ettim, çok önceydi, asgari zamanları saymazsak. Hep yalnız gitme duygusu ile bindiğim otobüsler de olmasa. İçimde bu standart olma korkusunu nasıl yenecektim. Her seferinde farklı koltuklar hep farklı firma insan her an içinde değişiklik yapabiliyor demek ki Papaz efendi. Yeter ki soru sorabilsin kendine, her şeyden fazla.

Şehrin karıştığı günlerde evimde sessizce oturdum. Cebimde yol paramın dahi olmadığı günler, amacının dışına çıkan bir kitle halinde var olma mücadelesi. İçime kaçtım. Dışarı çıksam,elime bir silah verseler, her ne olursa olsun öldüreceğim ilk kendim olurdu. Zorunlu silah tuttuğum hatta yurdumuz tabirini adeta yaşadığım –silah altında olmak – zamanlarda  ilk eğitim atışında gecelerce böyle düşünmüştüm bir mermiyi sıktıktan sonra. Sokağa çıksam iyice sömürürlerdi,sömürülmeye nefretim vardı.Nefretimi de   alırlardı, bense kaçtım içimdeki çıkmaz sokaklara.

Güneş tam yüzüme vuruyor. Gözlerimi kısıyorum, çay demini almış. Kadıköy sabahında; kediye bakıyorum, sokağı süpüren aracın gürültüsü başımı ağrıtıyor. Şu sıralar baş ağrım arttı,sıklaştı. Uykusuzluğa veriyorum. Doktor sana gelmeliyim,biliyorum. Gelirim belki İtalya’ya gitmeden. Ayaklarım ve yüzüm şiş, saçlarım dağınık, her sabah aynadan gördüğüm kendim, hiç değişmiyor. Hep aynı çirkinliğin içinde büyüyüp gidiyorum içimde. İçimi dışımın ellerine verseler bir solukta boğar; dışım kalabalık,dışım dolu deli, bu bendeki dış ağrısı başka bir şey değil. Dışım katı et, içim damar damar kan, sinir uçlarım, insanlara uzak uçlarda “ben”in sınırları, dışımda sinirlilik; içimde organ komünizmi dışımda koordinesiz hareket eden ellerim,ayaklarım.Aritmik.

Hiç yorum yok: