BOŞ AĞRISI


Yirmi iki haziran iki bin on üç sabahı kadıköy'de demli bir sabah....

İlaçlarla uzaktan yakından ilgisi yok bu başlığın. Bir çay bardağının öyküsü bu başlığın düşündüreceğinin aksine. Kaşığın içini parçalaya parçalaya karıştırdığı,duvarları alt üst olmuş , şekere inat canı acıyan bir çay bardağının öyküsü bu. İnsanlara bir dudak mesafesi uzaklıkta, yaşarken temas bağ kurulmaya-temas edilmeye muhtaç her bardak gibi, bu roma asili kılılı, ince belli tavşan kanlı camların arasında. İnsanın dudağına değdikçe bir prens olmasa da dönüşüveriyor sıradan bir maddeye. Döküyor içini başka insanların midesine. Tansiyonu çıkıyor bardağın bir dilim limon istiyor. Bahar geliyor, bardak bergamot kokuların sürüyor, tomurcuklarını açıyor burnumuz burnumuza. Bazen kızıyor bardak,köpürüyor çay da. 

Bardak  çayın özünü,öz acılarını-sevinçlerini simgeleyen çay parçalarını en derininde saklıyor. Kimi bardaklar burjuva ve hayatlarında acıya yer yok, süt liman diyarlarında. Süzek kullanıyor onu dolduran eller,kimileri sağlıklı sevişiyor çayla, korunuyorlar demlik poşetleriyle. Bazı dudaklar cani,Amerika kadar, çayı asıyorlar,sallandırıyorlar. 

Kaşıksa uzanıyor içine öylece tabağın ama bardak hep dik,hep silindir. Olsun,  hep ziyade olur bizim yurdumuzda bardak ; bardaktan öte bardaktan ziyade. Boş kalırlar, ters çevirirler, dünyaları alt üst oldu sanılır ama asıl o zamanlarda götleriyle güler bardaklar,bilinmez.

Bardak bardaklığını çayla mı anlar ? Kimisi açık oluyor içi dışı bir oluyor, kimi demli seviyor, simsiyah, göremiyorsun nesi var nesi yok. Bardağın götünü toplayan bir tabağı var. Bardak altlığı diyorlar kimileri, gerçekleri bardak altı etmek diye deyim bile var dilimizde. İçinden taşanları tabağında topluyor, altına gömüyor bardak ; belki dışlıyor o da, çayin demi anca rengini etkiliyor. Bardak yine cam, kırılgan. Bardak yine saydam,renksiz,saf ve toprak kokuyor. Tüm bu güzelliğe rağmen hep bir boş ağrısı bardaklarda. Bardak dilinde buna tea-gren diyorlar. 

İnsanın bir çay bardağından farkı ne ki bazen ?

Ben  bazen rakı içiyorum çay bardağıyla,bardakla sohbet ediyorum, yoldaş oluyor. Birlikte kafayı buluyoruz. Bizden kıyak bir ikili olur ha bu dünya mutfak aleminde. Ne benim başım ağrıyor, ne onun boş yanları . Her yer anason, her yer rakı, en kötü günümüz böyle olsun be bardak.Keşke biz sen kadar saf ve şeffaf olabilsek, içimize deniz doldursak, içimizde balıklar olsa kaşığımız. "Seninde dilin kuruyor mu susmaktan" bardak? 

Hep bir dolduran  el olurdu boş yaratılmış, kendini doldurması beklenen bardağı. Kimi çayın özünü süzerek,kimi içindeki çay parçalarının uzunluğundan misafir falına bakarak. Faldı işte. Bardak buna inanmazdı. Misafir demek kalabalık demekti ve kalabalığı sevmezdi bardak. Kendi rafında, başını yere çevirmiş özü olan toprağa bakardı. Ve o eller içi buz gibi boş olan bardağı çatlatan sıcakla dolu entrikalar yayıyordu. Çatlardı bardak işte, dışına ters bir içle. "Dünya ile ben gibi "dedim içimden. 

Velhasıl, bu tezat, bu çelişki kırardı onu ve inandığı her şey olan boşluğunu. O eller uğur sayıyordu bir bardağın kırılmasını.Trajedi. Doğru ya , insanı kırmaktan çekinmeyen o "el"den ibaret kimseler ne anlasınlardı. Bardak sordu, neden muhtaçtı bir "el"e ; kendini kırsa, kırsa da özüne,toprağa geri dönse ; ne fark ederdi ? Bir çay eksik bir çay fazla.... Bir rakı az bir rakı daha olsa derdim ben de ! 

Hem kim anlardı raftaki boşluğu ki, her yer bardak boy boy, çeşit çeşit.Kimileri desenli olurdu çay bardağının gümüş-altın. Ah bu materyalist materyal bardaklar dünyası. Kimisinin içi bulanır, özüne karışır çiğ süt anglo-sakson diyarlarda. Kimileri Küba'yı andırsa da "asimile" olmuş ve  "kupa" olmuştu . Belki de evrim vardı bu iskambil oyunlarında hep bir kızı andıran bardak türünde. Şekli,deseni değişikti işte ! Değişmeyen bardak şimdi yalnız esnaf çay evlerinde bulunurdu,kıyıda,köşede sessizce. Evlerde artık her bardağa kulp takan insanlar vardı ve bardağa avucumuz değil yalnız bir iki parmağımız değiyordu. Kopuyorduk bardağımızdan içini doldururken başkaları....

Hiç yorum yok: