BOŞ AĞRISI


Yirmi iki haziran iki bin on üç sabahı kadıköy'de demli bir sabah....

İlaçlarla uzaktan yakından ilgisi yok bu başlığın. Bir çay bardağının öyküsü bu başlığın düşündüreceğinin aksine. Kaşığın içini parçalaya parçalaya karıştırdığı,duvarları alt üst olmuş , şekere inat canı acıyan bir çay bardağının öyküsü bu. İnsanlara bir dudak mesafesi uzaklıkta, yaşarken temas bağ kurulmaya-temas edilmeye muhtaç her bardak gibi, bu roma asili kılılı, ince belli tavşan kanlı camların arasında. İnsanın dudağına değdikçe bir prens olmasa da dönüşüveriyor sıradan bir maddeye. Döküyor içini başka insanların midesine. Tansiyonu çıkıyor bardağın bir dilim limon istiyor. Bahar geliyor, bardak bergamot kokuların sürüyor, tomurcuklarını açıyor burnumuz burnumuza. Bazen kızıyor bardak,köpürüyor çay da. 

Bardak  çayın özünü,öz acılarını-sevinçlerini simgeleyen çay parçalarını en derininde saklıyor. Kimi bardaklar burjuva ve hayatlarında acıya yer yok, süt liman diyarlarında. Süzek kullanıyor onu dolduran eller,kimileri sağlıklı sevişiyor çayla, korunuyorlar demlik poşetleriyle. Bazı dudaklar cani,Amerika kadar, çayı asıyorlar,sallandırıyorlar. 

Kaşıksa uzanıyor içine öylece tabağın ama bardak hep dik,hep silindir. Olsun,  hep ziyade olur bizim yurdumuzda bardak ; bardaktan öte bardaktan ziyade. Boş kalırlar, ters çevirirler, dünyaları alt üst oldu sanılır ama asıl o zamanlarda götleriyle güler bardaklar,bilinmez.

Bardak bardaklığını çayla mı anlar ? Kimisi açık oluyor içi dışı bir oluyor, kimi demli seviyor, simsiyah, göremiyorsun nesi var nesi yok. Bardağın götünü toplayan bir tabağı var. Bardak altlığı diyorlar kimileri, gerçekleri bardak altı etmek diye deyim bile var dilimizde. İçinden taşanları tabağında topluyor, altına gömüyor bardak ; belki dışlıyor o da, çayin demi anca rengini etkiliyor. Bardak yine cam, kırılgan. Bardak yine saydam,renksiz,saf ve toprak kokuyor. Tüm bu güzelliğe rağmen hep bir boş ağrısı bardaklarda. Bardak dilinde buna tea-gren diyorlar. 

İnsanın bir çay bardağından farkı ne ki bazen ?

Ben  bazen rakı içiyorum çay bardağıyla,bardakla sohbet ediyorum, yoldaş oluyor. Birlikte kafayı buluyoruz. Bizden kıyak bir ikili olur ha bu dünya mutfak aleminde. Ne benim başım ağrıyor, ne onun boş yanları . Her yer anason, her yer rakı, en kötü günümüz böyle olsun be bardak.Keşke biz sen kadar saf ve şeffaf olabilsek, içimize deniz doldursak, içimizde balıklar olsa kaşığımız. "Seninde dilin kuruyor mu susmaktan" bardak? 

Hep bir dolduran  el olurdu boş yaratılmış, kendini doldurması beklenen bardağı. Kimi çayın özünü süzerek,kimi içindeki çay parçalarının uzunluğundan misafir falına bakarak. Faldı işte. Bardak buna inanmazdı. Misafir demek kalabalık demekti ve kalabalığı sevmezdi bardak. Kendi rafında, başını yere çevirmiş özü olan toprağa bakardı. Ve o eller içi buz gibi boş olan bardağı çatlatan sıcakla dolu entrikalar yayıyordu. Çatlardı bardak işte, dışına ters bir içle. "Dünya ile ben gibi "dedim içimden. 

Velhasıl, bu tezat, bu çelişki kırardı onu ve inandığı her şey olan boşluğunu. O eller uğur sayıyordu bir bardağın kırılmasını.Trajedi. Doğru ya , insanı kırmaktan çekinmeyen o "el"den ibaret kimseler ne anlasınlardı. Bardak sordu, neden muhtaçtı bir "el"e ; kendini kırsa, kırsa da özüne,toprağa geri dönse ; ne fark ederdi ? Bir çay eksik bir çay fazla.... Bir rakı az bir rakı daha olsa derdim ben de ! 

Hem kim anlardı raftaki boşluğu ki, her yer bardak boy boy, çeşit çeşit.Kimileri desenli olurdu çay bardağının gümüş-altın. Ah bu materyalist materyal bardaklar dünyası. Kimisinin içi bulanır, özüne karışır çiğ süt anglo-sakson diyarlarda. Kimileri Küba'yı andırsa da "asimile" olmuş ve  "kupa" olmuştu . Belki de evrim vardı bu iskambil oyunlarında hep bir kızı andıran bardak türünde. Şekli,deseni değişikti işte ! Değişmeyen bardak şimdi yalnız esnaf çay evlerinde bulunurdu,kıyıda,köşede sessizce. Evlerde artık her bardağa kulp takan insanlar vardı ve bardağa avucumuz değil yalnız bir iki parmağımız değiyordu. Kopuyorduk bardağımızdan içini doldururken başkaları....

Ankara soğukmuş, ben yaz/mışım....




21.06.2013 –/Cuma / Ankara, Batıkent- Kızılay Metrosu

Egoistsin Ankara,kurak,çorak. Donuk ve soğuksun. Sende Akdenizin yakamozu yok ve Mustafa’yı sen bu hale getirdin Ankara. Ölümden konuşuyoruz kadim dostla senin gözüne baka baka Ankara.. .

“Gözümün önünde sallanan ip görüyorum la Aylak” .Biliyorum Mustafa, ben çok zaman önce ertelemiştim o ipi. Her üç günde bir görüyorum o düğümü ben Mustafa, çözmek için içiyorum her gün. Birhan demiş ya – belki tasavvufi düşünmeden- “yetişmem gereken bir ölüm,kaçmam gereken bir yaşamak var”.  Ah benim kadim dostum,sarı sakallı, sarı saçları dökülmüş arkadaşım, Tuğbasını deli gibi seven Mustafa, Tuğbasının anlamadığı Mustafa. Her cümleden sonra “anlıyorsun değil mi Aylak” diye teyit etme ihtiyacı yaratan bu fahişe dünyanın ben gelmişini geçmişini, getireceğini sikeyim ! Söv Mustafa, en çok da kendini onca insan arasında – ki sevdiklerin de dahil- unuttuğun için “ ne olacak hali bu ……” luları tamamlayacak şeyleri dert edindiğin zamanlarda. İçini göremediğin halde içini bildiğini sandığın şeylere yandığın için, benim sohbeti güzel, gülüşü dev dostum. İçimizi günbegün sömürenlere dur diyemediğin için söv  ve ellerinle kendini sunduğun için gümüş tepside pahasını bilmediğin şeylere. Amacını bilmeden insanlığını unutturanlarına sesini çıkarmadığın için avaz avaz söv; odası dağınık, sözleri derli toplu yoldaşım.

Bindiğin her durakta sor kendine bu metro seni nereye götürür; gitmek için binme, kendine gelmek için çık yola gişelere takılmadan ruhun. Koş Mustafa,koş dostum sahilde bir bira içip ağlaştığımız samsun akşamına, son durağın deniz olsun, hem gel sen de evlenirsen adını Deniz koy, senin ineceğin duraktan sonra da her yeri maviye boyasın deniz.

Hadi Mustafa koş,evde Semih bekler, ocakta çay kaynar, tütün sararız beraber ciğerimiz titrer, gözlerin 2,5 derece olmuş. Kaç Mustafa kaç görmekten, halk sokağa dökülmüş ortalıkta görünmeden kaç, birbirilerini yutmadan kaç Mustafa. Hadi ümüklerine tıkan Mustafa halkın, devleti neyse o olan halkın. Kalk Mustafa kalk, son param olmasa kalk gidelim beraber buralardan derim ; artık kendimi götürecek kadar varlığım. Kal Mustafa,kal. Hadi aklındaki soruları yaz, başla yazmaya bildiklerini ve dilmediklerini sökesin diye içinden. Sık sık yaz , canın sıkılınca haber et, kadınlar tuzak dostum, attığın adıma, ettiğin yemine dikkat et ;  vebali sen kadar büyük olan. Kalkamazsın sen senin altından. Kalk Mustafa kalk hadi, çift geçişli biletlerimizle raylara değmeden geçelim bu hayattan t/ipimize aldırmadan. Resim çektir, yüz yüze konuşmak için kendinle,hadi sus ve ağla şimdi, hazır kimse yokken evde.



 22.06.2013 – Kadıköy- 05:30
 
Atık 5 saatlik yolculuklarda ara ara da olsa uyur oldum,yaşlanıyorum Papaz efendi, yorgunum çok yorgun.  Sabahın bu saatinde kadıköyün asıl sahipleri sokakta ve uyanık. Sokak köpekleri,güvercinler, martılar,banklarda uyuya kalmış evsiz  ve müşteri memnuniyetini esas almış fahişeler. Ne isterdim biliyor musun Papaz  efendi; kimliksiz olmayı, hissetmemeyi, mesela sıcağı,soğuğu, bütün gün oturup sıkılmamayı, dışarıda deli dolu gezip kalabalığı duymamayı, suya girip ıslanmamayı hissetmek ki çıkınca kurumuş olmayı hissetmemiş olmak
Mustafa şimdi uyuyordur. Öyle demiştim, bu gece hiçbir şey yapma , tüm sohbetimizi düşün ve unutmak üzre hiçbir şey yapma.

Tek başıma yirmi dört saat içinde iki farklı yerde olmak için yaptığım bu yolculuk; bu “bir”likten öte bir huzur kavramı yok. Bir de hasret giderdiğim sayılı saatlerim varsa…. Daimi yan yanalık kadar sıkıcı bir şey yok. En son kendimle nereye seyahat ettim, çok önceydi, asgari zamanları saymazsak. Hep yalnız gitme duygusu ile bindiğim otobüsler de olmasa. İçimde bu standart olma korkusunu nasıl yenecektim. Her seferinde farklı koltuklar hep farklı firma insan her an içinde değişiklik yapabiliyor demek ki Papaz efendi. Yeter ki soru sorabilsin kendine, her şeyden fazla.

Şehrin karıştığı günlerde evimde sessizce oturdum. Cebimde yol paramın dahi olmadığı günler, amacının dışına çıkan bir kitle halinde var olma mücadelesi. İçime kaçtım. Dışarı çıksam,elime bir silah verseler, her ne olursa olsun öldüreceğim ilk kendim olurdu. Zorunlu silah tuttuğum hatta yurdumuz tabirini adeta yaşadığım –silah altında olmak – zamanlarda  ilk eğitim atışında gecelerce böyle düşünmüştüm bir mermiyi sıktıktan sonra. Sokağa çıksam iyice sömürürlerdi,sömürülmeye nefretim vardı.Nefretimi de   alırlardı, bense kaçtım içimdeki çıkmaz sokaklara.

Güneş tam yüzüme vuruyor. Gözlerimi kısıyorum, çay demini almış. Kadıköy sabahında; kediye bakıyorum, sokağı süpüren aracın gürültüsü başımı ağrıtıyor. Şu sıralar baş ağrım arttı,sıklaştı. Uykusuzluğa veriyorum. Doktor sana gelmeliyim,biliyorum. Gelirim belki İtalya’ya gitmeden. Ayaklarım ve yüzüm şiş, saçlarım dağınık, her sabah aynadan gördüğüm kendim, hiç değişmiyor. Hep aynı çirkinliğin içinde büyüyüp gidiyorum içimde. İçimi dışımın ellerine verseler bir solukta boğar; dışım kalabalık,dışım dolu deli, bu bendeki dış ağrısı başka bir şey değil. Dışım katı et, içim damar damar kan, sinir uçlarım, insanlara uzak uçlarda “ben”in sınırları, dışımda sinirlilik; içimde organ komünizmi dışımda koordinesiz hareket eden ellerim,ayaklarım.Aritmik.

D/üzgünüz Ankara'da.....



Rıhtımda yürüyorum. Haberlerde para. Para sayanlar var ekranda ve yüzleri yok,sadece elleri görünüyor, kanun-kural  olsa gerek. “ Dolara FED etkisi” , “Dolar uçtu,altın çakıldı!”.  “Amerika sıcak para denen parayı artık piyasaya salmıyor, aktık geri çekiyor ”muş, duyuyorum yanından usulca geçtiğim çok-bilen orta yaşlıdan. Paranın cebimizdeki ve dilimizdeki varlığı arasında büyük fark var . Cari açık. Efektif olarak. Bu terimleri sevemedim. Bazı şeylerin varlığını konuşmak insanı yorucu ve insanlıktan uzaklaştırıyor.Büyük laf. Para bunların başında geliyor, ölüm gibi. Bugün Duru’yla ölümden konuştuk;”Evet var, ama ben o yokmuş gibi yaşıyorum ta ki biri ölümden konu açıncaya dek. Düşünmüyorum ki ölümü ! “ . Sonra yokluk. Ceren aradı ve telefonda hasret giderdik. “ölüm kokarsın hiç yoktan,eksiklik kokuyorum buram buram,hiçlik olsa keşke ama değil,yokluk kokuyorum ben,tükenmişlik kokuyorum,en kötüsü inançsızlık kokuyorum arkadaş,korkuyorum!” diyor. “Ölüm aslında hepimizin öz kokusu, tenimizde derimizde var. Bunu kapatmak için parfümler bulmuşuz belki de. Yokluk hiçlik ötesi be Cerenimo, hiç bile olamazken nasıl yok oluruz ? Tükenmişsen var olmuşsundur ; demek ki hala yokluk yok. İnanç meselesi.... Gel-gitli mevzu... Önce korkusuz ol da, inanıyorsan da inanmıyorsan da, öleceksen de korkmadan olsun; sadece bu  kısım  kötü olan bu yazdıklarında. Korkma Cerenimo korkma ! “

Kadıköy’e inince bir kitap aldım, “Karahindiba”. Genç yazar Sinan Sülün yazmış. Bir arkadaşım bahsetmişti ve o okurken kitaba göz atma şansım oldu. Aylak Adam’dan bir alıntı görünce almalıyım dedim. Ne bencil bir seçim teorisi. İş çıkışı , arkadaşlarla yemek ve sonra barlar sokağından geçerek bir mekana oturuyoruz,anglo-saxon bir ortam ; yanımda Fransızlar. Dinginim . Suskun. Yan masada bir kadın, göz torbalarının hemen altında yanağında bir ben ; kadın yalnız. Üzgün. Kızıl saçlı olmayanların üzülmesini normal buluyorum. Kadının yanına iki erkek geldi,kadın üzgün,kadın hala yalnız. İçkiler söylendi,kadın üzgün. Şarabım geldi, içiyorum,sohbet başladı . Ben dingin. Kadın üzgün.

O masadaki durgun varlığım,daha fazla rahatsız etmeden kalkıyorum. Saat 00:00 . Nedir bu Kül kedisinden kalma bal kabağı sendromu. Saat 1’de Ankara’ya yola çıkıyorum, kadın üzgün. Ankara soğuksun adamım. Kadınlar üzülecek bir şey bulurlar. Her şeye üzülürler. Bizimse her şeyimiz kadınlar. Sorgu. Gecelerimizin kadın saatleri vardır sabaha varmadan hemen önce,uyumadığımız kadın, rüyamız kadın, sevişme-me-lerimiz, yollarımız, 73 numaramız, el ele rıhtım sefalarımız, sırt sırta uyumalarımız, ayrılıklar, kavuşmalar,ülkemiz, İtalya …. En büyük yalnızlığımız kadınlar. Otobüs hareket etti, ben o masada değilim artık. Arkadaşlar muhtemel olarak benim sıkıcı varlığımdan kurtulmuş eğleniyorlar. Saat ilerledi; arkadaşlar şimdi benden konuşuyorlar belki de. Kadın çoktan masadaki bir adamla sevişti. Adam gitti. Kadın üzgün.

Bir otobüs firmasının önündeyim. Mazi tek gecelik  vuslatlar. Turuncu balkon. Kızaran yüzüm. Ben üzgünüm Lily. Ezgi gelmiş Avuturalya’dan, İstanbul görüştürmedi bizi.Sövdüm. Çok özledim ben. Çok sustum şu ara. Bir kadim dost – dünümü bugünümü tanıyan – bir cana akıtmalıyım kanımı. Burada insanları kan tutuyor. Gözlerinde güneş gözlükleri varken, ben karanlığımda yok gibiyim. Şimdi ben cam kenarında bir koltukta – 38 – bunları yazıyorum, kesik çizgiler bile hızla birleşiyorken ben İstanbul masasından kalkmak üzereyim. Masaya Ankara gelecek, yanağımda ben yok ama ben şimdi o kadın, üzgün ben. 

”Biraz daha sevgi verin bize…”


S.U.S



Bir ağaç kovuğunda unuttum çocukluğumu ben,uzak bir köyde,bir elma bahçesinin tam orta yerinde. Hatta tam elma çalarken birileri geldi ve alıp götürdü benimi o köyden. Sonra deniz kıyısında bir yere geldim, denize baktım. O an beni yutacak sanmıştım,kumları alıp götürüyordu. Bir kum tanesi kadar bile değildim belki. Korkum yersiz değildi. O zaman gözlerimin ufkunda duran bu mavi zamanla ayaklarımın dibine düşmeye başladı,denizin kurbanı değil artık sahibiydim. Deniz benimdi.Benim korkmama neden olan o zaman o an neredeydi.. Zaman bir yerlerde gizli değil mi fizikçiler,gün gelecek bizi bulacak. Mesela, şu ufkun karanlık ucunda,denizin en dibinde,elimin gölgesinde yahut kitaplarda ayraç gibi duruyordur.Kim bilir.


Açıkta Amerikan gemileri doktor,neon ışıklarıyla parlayan yatlar,botlar,uçaklar,ay gökyüzünde yarım.Tam ortasından bir bıçakla kesilmiş gibi. Kendimi hatırlıyorum ona bakınca. Bugün kimseyle konuşmadım doktor,sesimi kendime sakladım,kimseler olmadan da kendimi duymalıydım eskiden olduğu gibi. Hastalığımı saklamak için çok çabaladım,ama yeter artık. Hala kimse bilmiyor, bu güzel. Bilenler yanımda değil, bu özlem. İpuçlarım bazen aleni,bu gözlem. Konuşursam "ne oldu?" diyecekler,sorular soracaklar. Herkes nasıld a yargıç, herkes nasıl da kendi ve beni görebiliyorlar dışımdan. Bense onların arasında kaybolmama telaşındayım doktor. Hadi artık günahlarımı çek kanımdan doktor. Çağır Papazı, son duamı edeyim.Bekle.Taşın kovuğunda söndüreyim sigaramı.

Baba bir çay versene. Sahilde taşın üstünde oturdum,çay demli,taş scak.karnım ağrıyor,dişim ağrıyor,keyfim ağrıyor...Yorgunum,uykum var... Taşın üzerine bir minder atıp oturdum 1 Mayıs'ın emektarı babanın çay mekanında. Açık olsun çay baba,şekersiz,tatsız,tuzsuz, şekeri azaltmalıyım. Gemiler sanki üzerime geliyor,ay oltasını sallamış beni istiyor, gel diyor, git diyor. Hep git.  Sen yarım,ben yarın diyor çocuklar pamuk şeker yerken akşamın bu saatinde.Semaveri seven geliyor çay içmeye."Usta çayın taze mi ? "Ben ustamı düşünüyorum. Susmada usta,yazmada usta,hiçlikte usta,bilmemekte usta. Ben hala çırak,anlatamadım bir türlü.

Bugün eve gelirken farklı bir yoldan yürüdüm. Hava sıcak,yol uzundu . Kendimle konuştum gündüz kıstığım sesimle ve avaz avaz bağırdım yol kenarında motor seslerine karıştırmadan kendimi. Yol üzerindeki camiide cenaze,açılan eller,edilen dualar. Ev sıcak. Haberler iç karartıcı. Evde yemek yok,şekersizim,tatsız. Bir Şebnem şarkısı açıyorum - aşk bu kadının ta kendisi- ve kadehi dolduruyorum. dolap boş uyumama yardımcı olacak bir kaç kadehlik içkiyi saymazsak.

Niye sustuğumu bir kez daha sordum kendime. Susmalıydım. Susmasam söverdim,kötü konuşurdum. Ben genelde yanımdakileri de alıştırırdım ağzımın pisliğine. Sövmeye alışırdı benimle konuşanlar. Kötüydüm işte. Hastaydım. Bulaşıcıydım. Şimdi kimseye bulaşmamalıydım, suya sabuna dokunmadan pis bir şekilde yaşamya devam etmeliydim Papaz efendi; al sana benden bir "confession" daha. Alışmaktan,alıştırmaktan ve alışkanlıklardan oldum olası -hala "ol"abildim bi bilmiyorum oysa" - korktum . Korkuma dahi alışamadım. Bağımlılıklar geliştirdim, bağlanamadım. Her yan bok kokuyorsan burnumun dibinde biten küfürleri nereye saklayacaktım. İltifatların yeri ve zamanı gelir mi Papaz efendi, ki ben iltifatları sevemedim, hep eğreti durdu üzerimde. Tutamıyorum kendimi, küfrediyorum. Sorun da bu ; kendimi tutamıyorum, kendim hep uzakta.

Annem babam sizi çok seviyorum. Teknolojik sesiniz dahi can veriyor bir kez daha. Biliyorum ki aidiyetim bitti canınızdan çıktığım zaman  ve yine biliyorum ki acılarımı kimse anlamaz sizin gibi sesimin tonundan. Ben sizin içinizden geldim ama onlar hep dışımdan bakıyorlar bana,görüp görmediklerini merak dahi etmiyorum. Hızlı yargılar yüzyılındayız Papaz efendi, anneme söyle. Annem, göğsünün altındaki benim ; babam yanağının ucundaki benim. Ah Lily,çenendeki benim. Sakallarımı yeni kestim ve terim yakıyor tenimi. Critina cevap yazdı bugün. Bologna pahalı şehirmiş. Yabancı olmanın pahası hep ağırdır Papaz efendi ve insan günahlarıyla öder bunu. Vaktiyle ucuz yaşadım oysa Macerta'da. Güller ektim Mortati bahçesine, Martiri Liberta'da yağmur altında şemsiyem siyahtı,saat 16:00'da. Şimdi bir çay bahçesinde diken misali Macerata denizin dibinde. Deniz beni yuttu şimdi. Deniz oğlum. Deniz kızım ayaklarımın dibinde. Havai fişekler atılıyor limanda bir tekneden, şatafat merakı yakışmıyor benim denizime,Marmara'ya. Kuş koysunlar botların rotalarına....

Kimi az biliyor, kimi çok soruyor, kimi çok sanıyor, kimi cehaletimi ödüllendiriyor.Az bildiğimi söylüyorum heep. Evet, hatalarım bol ve yer yer ifade etmekte iyi değilim. Bunu kötü olduğumu,eksik olduğumu bildiğim için yapıyorum diye düşünüyorum. Az bildiklerimi paylaşıyorum, az bilenler çok konuşuyorum sanıyor. Kimileri öfkeyle kapatma gayretinde cehaletini. Kabul etmek hep zor Papaz efendi. Hep yarımlarımı paylaşıyorum, tam olmak için değil. Asla. Böyle olmayı sevdiğimi s/öve s/öve söylüyorum. Papaz efendi hadi bir çay daha içelim, şaraba yeğdir bu akşam bu semaverde kaynattığımız sohbet. Bu deniz. Bu ay,yarım. Bu ben dömi-sek. 

Seni kimse körmüyor Papaz efendi biliyor musun, doktor,sen ve Lily biliyor sohbetlerimizi. Yolda yürüyen şişman kadınlar, köşeye sinmiş kedi,çekirdek çitleyen çift,yol ortasında sevişgen sarılan yirmili yaşlarda bir çift. Kadını mı seviyoruz, kadınlığını mı Papaz efendi. İnsan olmakla , insanlık arasındaki bağa bakmak gerekir. Eve yürüyorum,yorgunum. Ayaklarım ağrıyor yürümekten ve damarlar morarmış. Fazla yükleniyorum kendime. Yarın iş görüşmem var. Gitmem gerekir Papaz efendi. Bologna'da yabancı olmanın pahasına yenilmemem gerekiyor. Formaliteleri sevmiyorum . Daha az kağıt israfı gerekir, daha fazla sevgi. Hadi bize biraz daha sevgi ver Papaz efendi, doldur kadehi......



Denge-sizsiniz

İnsanlar ikiye ayrılıyor burada;
önce insanları ikiye ayıranlar
ve ayıramayıp tek kefeden yargılayanlar.

Sonra
devrimciler - devrilenler
evrime inananlar - doğruları evirip çevirenler
ölüler - sağlar
sağcılar - solcular ...









Velhasıl
her iki yanda da yalnız kaldığımız
ikiye ayrılan
öyle tek bir dünya işte burası.

 

*Sabahattin Ali'yi ders kitaplarında okutan 
Bulgarlara şükran duyuyorum Papaz efendi,
şimdi oturmuş onların şarabını içiyorum 
sömürülürken insanlığımız insanımızın ellerinde
bize yazıklar olsun.

Deli Göyneği 4



“İnsan dalgası” derler ; oysa dalgalar  öyle büyümez. İnsan dalgası öyle değildir. Her dalga sahilden bir parça kum almadan gitmez. Her gelen insan bir parça alır götürür bizden. Öyle olmadı mı . Ben yıllar önce giyindim bir vücuda. Sonra, parça parça  dağıtmadım mı kendimden birilerine. Öyle sevmek falan yok, bunu biliyorum. Alacaklı herkes, adresi şaşıranlar aldı gitti kaftanımdan paçavraları. Kafam kaldı her seferinde kendime, serimle yendim ne varsa. Birileri doğarken sıktı kafama bu saçmaları doktor .Ayrılıkları, kavuşmaları, anlamamayı bazen anlaşılmayı, sevişmeyi öyle fikirlerle dolu odalarda sabahlara kadar can ciğere karışana kadar kırmızı şarapla yıkanmışçasına sevişmeyi. Aklımı alamadı kimse. Aklımı da alsalar mıydı diye düşledim. Dualar ettim. Aklımda alınsaydı benden. En çok ondan kurtulmak istedim ve onun içindekilerden bazen. Kayıp olsam, gaip olsam. Tam yabancılık nasıl olur onu merak ediyorum şu günlerde . Yine seveceğim bir kadın mı ? Tanıştığım biri mi, taşınacağım bir yer mi , İtalya. Tanıma beni işte doktor, tanıdıkça sıradanlaşırım dedim ben sana. Tanıdın ne oldu ; ben işte karşında, etten kemikten bir suret bakınıyorum suratına manasız. Hadi doktor, aç saati, bakalım ömrümüz ne kadar .  Hem tanımak ne kadar etten kemikten. Kavramlar nasıl da insansı değil mi doktor ? Bir türlü kıvamını tutturamadık bu pastanın tadıyla kendimizi kandırırken. Uyuyamıyorum doktor. Uykusuzum. Uyumsuz. O da öyleydi mesela. Ne o uyurdu, ne de ben ; uyuşamadık işte. Gittik sonra. O gitti mesela . Ben kaldım. Ben kal demedim. Kal diyen olmadım .  “Kal ama sen kal” diyesim geldi, demedim. Tükenmişliğinim ben senin doktor, ettiğin yemine ihanetin,enjektörlerle yaydığın hastalıklar gibi, bir salgın gibi kış ortasında, her yerde,o’yum, bu’yum, insanım doktor. Hadi,çağır artık Papaz efendiyi.


Görünen etimiz, bilinç altı. Suyun yüzünde adımlıyor etimiz, bilinç altı. Suyun üstünde insanların ayak izleri,sözleri,bakışları ama kim olduklarını su saklıyor her zaman. Ben kimim, neredeyim, suyun neresindeyim. Bu iki elementli kimyasalın içinde de tek olan “O”yum ben.Şuan yatağın üzerinde uzanmış,bu yazıyı yazan ben aslında neredeyim. Evdeyim.Yalnızım.Camdan dışarı bakan gözler benim. Güneşin aydınlığını görebiliyor ve bundan kaçıyorum. Gökyüzü bir tek bana mavi değil elbet, bulutlar bana beyaz. Bu kadar doğanın arasında nerede olduğumu ve kim olduğumu bulamıyorum. Otobüslerle seyahat ederek asıl varacağım yerden daha uzağa gidiyorum,belki. Bu bilinç ve altı, ikisi arasında kalıyorum ben. Bir hayli farkında, ama çok kayıp. Sen hangi suyla yıkadın beni Papaz efendi,hangi suya kandım ben. Gideceğim buralardan yakında,bu sefer tek, aynı yerlere. İtalya ya ,Prag’a ve romansını sevmediğim Fransa’ya. Beni yıkadığın su da ne varsa, onu bulmaya gideceğim boğulmadan.

Karanlığız işte Papaz efendi, delirmemiş olanlar gözlerimi kamaştırıyor.Yanımda “sen rahat ol!” diye fiyakalı konuşmaya gayret eden , bol keseden az bilgili konuşan genç. Üniversitedeyken “DB “ ile geçebilen yegane insan o, yalanını ortaya çıkarırken hiç bozuntuya vermeyen genç.Aynı kişi. Bir saat boyunca palavrasını dinlediğim bu yabancının sesi ruhumu boğuyor. Çok konuşan insanlardan uzak durmaya çalışıyorum. Çok bildiğini, bildiğini bir tek kendisinin bildiğini sanarak konuşanlardan uzakta durmak huzur veriyor. Her bilgi hiç bilgidir evlad. Gözlüklerinin arkasında titreyen sesinde sana hatırlatmalı aslında hiç bildiğini ama gel gör ki kulakların önce kendine kapalı.Sonra hararetle iniyorum. Durak sessiz. Gecenin bu saatinde işinden dönen biri olmak, artık sokaklar Aylak papaz efendi, artık sokak lambaları,trafik işaretleri,sayısız üst geçit merdivenleri,midyeciler ve içip içip kusanlar, yol kenarındaki fahişeler ….  Ben onların arasında sabit,onlarsa hep aylak.

Karşı koltukta oturan saçları kızıl kadın. Bir kızıl saçlı kadının nasıl hüzünlü olabileceği, üzgün olabileceği fikrine alışamadım. Kim kızıl saçlı bir kadını üzer.Neden.Bunu düşündüm. Ne saçma,ama parmağımdaki yüzükten ve ona bakarak yüzümü inceleyen zekâdan daha detay olamaz. Sen saçlarını hep kızıla boya kadın, seni üzenleri ben karalarım. Görmezden geliyoruz görüp de bu dünyaya geldiklerimizi. Hata burada başlıyor. Olmayanı çok hayatımızın, dünya barışı, huzur, mutluluk en çok da “ben” yok içimizde. Birileri olmadan “biri” olmayı beceremiyor ve zamansız seviyoruz. Oysa bir kadını sevmekten daha mutsuz işlerim var benim. Şimdi zamanım yok. Benden bu kadar sonu çağır Papaz efendi. Tango yapalım ölene kadar....