Kafamdaki Saçmalar Süt Liman



Nar ağacında sallandırsınlar beni Arkadaş
   Üstümdeki beyaz gömleğime aldırmadan!

*Bir sokak lambasından insan ne umar ?



Sen benim kadıncağızım
  Ağzından öptüğüm
  Kadınca ağzımsın

Sen benim çocukcağızım
Mavi bisiklete binmek için
Yalanlar söylemiş
Çocukça ağızım 


*Katil olmak bir narı kesmekle başladı, ipek icat olunca anladık.

Aya giden Suya gider

Floransa'daydım Papaz Efedi, Duomo meydanı mı dersin, San Lorenzo pazarı mı dersin. Dünya edebiyatına beşiklik etmiş,bu şehir beni çok büyülemiştir. Gel biz burada yaşlanalım be Lily. Beş yıl evvel buraları bir akşam gezmiştim, sabahına erken uyanıp eski köprü üzerindeki dükkanların arasında dolanmıştım. Nehrin kenarında yürüdüm sessizce; sustu içim, dedim ya Pazar gününden beri garibim. Geçmişe bulandı ellerim, bıçağımı çeke çeke yürüdüm; beş yıl evvel ne varsa giyotine yatırdım. Tabi sen o zamanlar kilisende inzivadaydın; ben beş yıl evvel yine buralardaydım o zamanlar yanımda biri vardı, artık yok. Garip, hem de çok garip . 

Kaldığım otel, Waffle yediğim yer,eteğinde fotoğraflar çekindiğim heykeller, insan geçmişini nasıl öldürüyor oysa ? Sen bunu şimdi günah çıkartmaya benzeteceksin belki ama değil Papaz Efendi, hiç değil. "Olacak olmakta olan, akacak akmakta olan" deyip geçiyorum her adımımın izinden. Barış abinin şarkısı kulağımda "beyhude geçti yıllar", geçiyor, geçecek de, öyle içesim de yok sadece meşhur dondurmacıdan dondurma yiyorum, buz gibiyim yani ! Silinecek hatıralar, şimdi bir gün gelip  bir başka diyarda kendinden izler bırakmış bir çift ayakla bulmak üzere izler bırakıyorum kendimden...


Ye/isli İçimiz

("Tokatı önce vur ki" iletisi: Bir Sait Faik şiiridir "YEİS", bilinsin ! Yazı baya uzun olmuş )

Vakit gelir çatar Papaz Efendi, uzağız bir zamandır, malum. Saat gecenin ilerlemeyen saatleri, saat bir dolu gözyaşı. Kimse yok sokaklarda, şimdi ne olur mesela ben şuracıkta düşüversem; bazı günler ilhamına kapıldığım Marmara ve Sylvia çıkıveriyor köşe başından. Tutuyor ellerimi ellerine onca şeyler söylediğimin, ellerini kirlenmesin diye uzağımda tuttuklarımın aksine. Biliyor musun Papaz Efendi, çok kolay. Gitmek. Yani, ben yanımdan geçen kırmızı arabanın ve trafik ışıklarının ahengine dahil olayım derken yani. Sana bir sır vereyim, ben çook küçükken öğrendim gitmeleri; kimden diye sorma, canımız yanmasın,acıtasyona gelmeyelim.



 İnsan en güzel böyle ağlar, hem yağmur da var ; yani yıkılırsa insan doğa dayanmaz, koşar gelir. Demem o ki, nasıl ki iyiyken her şey iyiyse, kötüyken her şey yanında olur. Yalnız bırakmaz. Oysa, kendimi sora sora buluyordum buradaki yabancılara, mümkün mü ? Mümkün çünkü yine bir yabancının ellerinde öldürmüştüm kendimi, şimdi her şeyin başladığı ve bittiği yerdeyiz. An, haksızlığa karşı boynunu kaldıranların anı, zafer onların, zafer ellerin, zafer kötülüğü kafasında kurup anlatıp,inandıranların değil. Acıyı sevip sofraya oturup, acıdan midesi kalkanların, doyup sofradan kalkanların değil. Kendine güvendiği anda zafere koşmak ister insan, güçlendi mi yer seni beslediklerin; oysa güç güçtür. Güçlenmek güç iştir velhasıl. Kelime oyunu sağlamlaşır burada. Zayıf yürekleri güçlenince artık sen hedef olursun, o güçle sarıldıkları değil ! Ustalaşınca bir şeylerde, tecrübe arar usta oldukların .



Mevzu hep gitmek Papaz Efendi, hep. Toprak toprağa karışır sevişirken değil mi, sonra, bir toprak diğerinden gidince artık üstüne basılmış bir parça olur.Neden ? Ve bildiğin soru, kendine güvenmezken insan, güvenini sevgiyle bulur, bulduğu anda gider kendini dahi sevemeyenler ! Neden ? Alışkınız. Su.. Su içmek ister insan ama suyu dinlendiririm dersen,bekletirsen suyu ve yine gider. Çünkü doğada su sonsuz, deneyip görmek özünde var insanın. Kimse beklemez, beklerim diyen de Sen de öyle yap mesela,yani Tanrı iyiliğini bir köşede öyle sessizce bekleyip kanıtladığı için inanmayanlar bayağı fazla;değil mi ? Bu bir kader be Papaz Efendi ve kimse kaderi yıkacak kadar güçlü değil öyle isyan ettiklerine falan bakma sen. Vaktiyle demiştim sana "geceye düşkünler"i yazdığımda, biz kömürü içimize alır, önce onu saklarız, sonra havayla birleştiririz. Altın olsun diye susarız, saklarız. Herkes gümüş sever ve Afrika'da elmas işleyenlerin siyah ellerini  elmas sevenler  görse vazgeçer almaktan. İnsan işte. Vazgeçer. Dedik ya zordur işte, kiminin doğası izin vermez, kiminin duası eksiktir hep. 


Bir erkeğe ağlamak en güzel salı akşamları yakışır,saat 2 gibi;  ertesi olmayan bir çok şeye en güzel bugün ağlanır Papaz Efendi. Annemizin gidişinden kalan göbek çukuru derinleşir, Yusuf olur yutar bizi bir giden daha olunca. Öksüz ve piçsindir dilini bilmediğin bir yerde; dilinin dönmediği kelimelerle ağlarsın öyle ki ! "Hai bisogno?" . Uzağa gittim çünkü t/uzaklarda kaybettim kendimi, uzağında buldum bir o kadar da. Ve şimdi zamanıdır yazılmış mektuplara, defterlere cevabın : pahası gümrükte elli lira. Şehrin evsizlerle dolu sokaklarını yeterince dolandım, artık zamanı geldi doğmanın Papaz Efendi ; kan geliyor içimden,ağzımdan, burnumdan; vakit dolmadan "OL"mak gerek. Pazar günü var ya, iyi ki var yani ! Kiliseye geldim, seni göremedim. Bak ne yazdım:

Kilise başındaki çanlar gibiyim
en çok pazar günleri haykırıyorum
duy beni sevgili

Cam önüne tünemiş siyah karga gibiyim
Yalnızlık dediğin hep baki
Tanrım sana helal olsun da
Bağışla 
Niye yarattın beni
aramam için mi seni.

Arşimet bağırdı "eureka,eureka"
Buldum seni Tanrım ellerimde yazdıkların
Uzun saçlarından tanıdım seni
Ve kocaman badem gözlerinden.

Yine olmamış değil mi; hiç olmadı zaten. Ben hiç iyi yazamadım, hiç bilemedim bir şeyleri, bir şey bilmiyorum derken gayet ciddiydim oysa. 
 Look Back in Anger

Tüm bu gitmelere rağmen buradaydım, geldim işte.Filmlere boğuldum, dergi sayfalarında koşuşturuyorum şu sıra. Kendime bile yabancıydım,biliyorum. Mesela en sevmediğim şekilde giyiniyorum, en sevmediğim halim etrafta hemen kabul görüyor," asil ve elegant" ! Kıyafetlerim.. Tabi ya, onlar olmadan her gün giydiğim paltonun altındaki iskeletin ne önemi var. Bu palto öyle Gogol'unkine benzemez ve ben "Beyaz Mantolu Adam"ı da değilim Oğuz abinin. Onu çıkarınca görülür ki iskeletim ayrı etimden, düşüm düşündeki düşünden ırakta. Var sen böyle bil beni. Şu sokakta uyuyup kalanlar kadar aitim buraya,  şu tren garında ışıklara gömülmüş adama bak mesela.

Sahne değişir, yağmur artar ve vuslat öyle boktan bir şeydir ki.... Sahnede bir kadın bir erkek konuşuyordur, erkek çirkin mi çirkin kız alımı yerinde, tebessümü yüreğinden ağrı kollarının arasında adamın. 

Adam: Şimdi biz seninle sevişemeyiz, baksana her yanımızda insanlar, en iyisi mi size gidelim. Hem acıktım ben, işten de çıktım, yorgunum. Bir makarna yapsan yeter, ben seninle makarna yemeyi çok severim. Hele bir de üstüne çay olursa değme keyfimize, cigaramız eksik olmasın aman iki paket alalım. Şimdi nasıl bir ağırlık çöker üstümüze, uyku nasıl bastırır; işte öyle sevişemeyiz seninle. Şimdi bir kara kedi gibi gözlerine dalmışım, çünkü ne zaman ürksem o iki çerçeveden giriyorum huzurlu gezegenine. İyisi mi, biz bir sahil kasabasına gidelim, öyle kabalık olmasın, yani demem o ki, otumuz börtü böceğimiz olsun ama öyle "olmayalım birden üç kişi".


Sahne devam etti. Kadın ellerini uzattı adama, yarım, eksik ellerini. Tuttu adam, tutundu ve tutuldu kaldı.Artık dilsizdi,sevmenin lehçesi var mıydı çehresi karşısında akşamdan aşık ayların.Şöyle fısıldadı adam Bukowski'den: 




Hayat çok üstümüze geldi be yavrimo, erken boşaldı anlayacağın ! Bu yurdumuzda genel bir sorundur, dert etmeyelim deyip geçiştirilemez ve çok konuşulur yorgan altı sohbetlerinde. Gelişi güzel, gidişin yüreğimde Marla. Ben zaten ölmek üzereyim, şimdi dünyamda sesimi duy ki, zaten cennette olduğumu anlayayım.


 La Fille Sur Le Pont

 Sonuç olarak  gitme diyorum ey bilyelerimin içinde sureti görünen . Dünyadaki tüm kadınlara sesleniyorum, güzeline, iyisine, alımlısına, sessizine ; yüreğimde kocaman bir doğa olayı var haberiniz olsun , ismini vermek istemeyen seyirci gibi Tanrım, sana sesleniyorum ! Şimdi herkese kapılarımı kapatıyorum, dünyanın döndüğünü de umursamıyorum; geri sayıyorum sayıları, az kaldı..Günah çıkartmaya ellerini öpmeye gelsek kollarımın arasından kayıp gidenleri; uygun olur mu Papaz Efendi? 

ÇOOOOOOOOOOOK CANIIIIM SIKILIYOOOOOOOOOOOOORRRR
KUŞ VURAAAAAALIIIIIM İSTERSEEEEEEEEEENNNNNNN

                                                    The End


Sonra eller durmaz alır eline "şiirden adam" nam-ı diğer Yazgan ile atışmamızı. Bir masa resmi görmüşüzdür, sevdiğimiz nice ustalar toplanmış başına : Süreya mı dersin, Can baba mı.Bak bakalım olmuş mu ...



YAZGAN üstad anında yapıştırdı şiiri:
 Adam yaşama sevinci içinde
 Masaya anahtarlarını koydu
 Bakır kâseye çiçekleri koydu
 Sütünü yumurtasını koydu
 Pencereden gelen ışığı koydu
 Bisiklet sesini çıkrık sesini
 Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu

 Adam masaya
 Aklında olup bitenleri koydu
 Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
 Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
 Adam masaya onları da koydu
 Üç kere üç dokuz ederdi
 Adam koydu masaya dokuzu

 Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
 Uzandı masaya sonsuzu koydu
 Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
 Masaya biranın dökülüşünü koydu
 Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
 Tokluğunu açlığını koydu

 "Masa da masaymış ha"
 Bana mısın demedi bu kadar yüke
 Bir iki sallandı durdu
 Adam ha babam koyuyordu.

********               *******************                         *******************
YAZGAN'ın da gözüyle AYLAK içlenmesi :


Azığı tamdı, ağzı suskun adamın
Sükûtun altınını sesin gümüşünü
Adını haykırdı
Lâl koydu …
İçinde ölüp ölüp dirilttiklerini
Yaşayamadıklarını
Yaşatamadıklarını
Hadesi ve Dionysos’u çekti ümüğünden
Birine su birine Amrita koydu

Her zaman süt içmeyen kedinin isyanını
Kötü giden ekonomiyi ve dokuz doğuran halkını
Bekleyenlere kuyruğu, isteyenlere savaşı
Kürtaja yasağı
 ve masaya üç de çocuk koydu …..
Kadına şiddeti, hiddeti ve öfkeyi koydu
Oysa
Kadın öyle güzeldi ki 
Yoluna kuş koydu …….

 Şişenin devrilişini ve dibi gören gözleri
Gözlerdeki manayı
 Sohbeti,Mezeyi,Musikiyi ,Seviyi
.Kâbuslarını da koydu dünden kalma
Sarılıp uyuduğu yastıkları ve sarılamadıklarını
Tutulmamış elleri
Doymamış sevinçleri
Kustuğu elemleri
Gerçekleri
Yalanları
 Sonra okuduğu okumadığı kitapları koydu
 Çekti yakasından şairleri masanın etrafına
 Onlara bir soru sordu
 Zordu '
O gün bugün tüm şairler bu soru için yazıyordu mesela

Dökülen saçları ve çekilen dişlerini
 El salladığı ansız gidişleri koydu
İnsanları, yüzleri, yürüyüşleri, duyuşları
 Herkes ayrıydı ama herkes aynı
Aynasını herkesin önüne 
Ziyafeti masanın tam ortasına
Yediğini önüne, yemediğini arkasına
Biraz da kürküne ayırarak Sezar'ın hakkını Sezar'a koydu

Şamdanlara mükemmellik yerine hiçlik
 Tek şerit yol
 tek gidişlik biletler
 Tek kullanımlık tabaklarda yemekler
Ve "florence nightingale" koydu
İlim bilim ve bilinmeyenleri 
 Fizik felsefe edebiyat, biraz resim
 Şuraya biraz hüzün mavisi buraya kirlenmemiş beyazlar
Ayşe teyze ve Bob Ross amcayı koydu

Kanunsuz iş olmazdı,657’yi, 141,142’yi koydu
Hava parasını
 2b arazileri
Gecekonduları
"Küçük ama mutlusu"nu
Kendini kavuracak kadar yağ koydu,.
Bilyeleri, Bilyalı arabaları
Arabaların tellisini,
"Şeytan uçurtmaları"
 gazoz kapaklarını ve Ankara lastiklerini
Mamak türküsünü
Samsun asfaltını
Hayatın çarpığını
Çarptığını
ve parasız yatılıyı koydu

 Canı şiir çekti biraz Uyar
biraz Süreya, biraz Cansever
Biraz Marmara koydu masanın etrafına
Yakacağı kadar cürmünü
 Bir türlü onu sevmeyen elmasını koydu
 Kızıla bayılırdı ,kızıl günahtı, kızıl zaaf
Çocuğu oldu adlarını Adem ile Havva koydu


Sağol Yazgan ; sohbetimiz baki, içlenmelerimiz zengin, ilhamlarımız sonsuz olsun...  Edip abi bu masaya dışardan baksa eminim içleneceek yer bırakmamış olurdu. Cüretimizi affetsin. Piazza Minghetti'den ve eteğinde uyuyan mütemadi evsizden selam olsun.....